İstanbul Levent’te, 7 Nisan Salı günü öğle saatlerinde uzun namlulu silahlı üç saldırgan, İsrail Başkonsolosluğu’nun bulunduğu plazanın önünde nöbet tutan polis ekipleri ile silahlı çatışmaya girdi. Yaklaşık beş dakika süren çatışmanın ardından saldırganlardan biri öldü, diğer ikisi yaralı olarak gözaltına alındı. İki polis memuru ise hafif yaralandı.
Silahlı çatışma, ABD-İsrail’in İran’a karşı bölge geneline ve ötesine yayılma riski taşıyan savaşının tüm dünya için kritik bir eşiğe ulaştığı gün meydana geldi. ABD Başkanı Donald Trump, İran’da medeniyeti yok etme tehdidinde bulunup teslim olması için salı gecesine kadar mühlet vermişti.
Yetkililer başlangıçta saldırganların hangi örgütle bağlantılı olduğunu kamuoyuyla paylaşmaktan kaçındılar. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi yaptığı açıklamada, öldürülen saldırganın “dini istismar eden bir terör örgütüyle irtibatlı” olduğunu, saldırganların İzmit’ten kiraladıkları bir araçla İstanbul’a geldiklerini belirtti.
Bununla birlikte, çatışmada ölen saldırganın isminin Yunus Emre Sarban olduğu ve mal varlığının 2021’de İslam Devleti (IŞİD) ile bağlantısı nedeniyle dondurulduğu basına yansıdı. Ancak henüz saldırıyı üstlenen olmadı.
Konsolosluk binasının işlevsiz olduğuna dikkat çeken İstanbul Valisi Davut Gül olayı “provokasyon kokan bir hareket” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da “alçak ve zaman ayarlı provokasyonlarla Türkiye’nin güven iklimine zarar verilmesine müsaade etmeyeceğiz,” dedi.
Amerikan ve İsrailli yetkililer ise saldırıyı İsrail’i hedef aldığı iddiasıyla kınayarak Türk polisine övgülerde bulundular. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack X hesabından yaptığı paylaşımda şunları belirtti: “ABD, İstanbul’daki İsrail Başkonsolosluğu’na bugün yapılan saldırıyı en güçlü şekilde kınamaktadır. Diplomatik temsilciliklere yönelik saldırılar, uluslararası düzene ve ulusları birbirine bağlayan ilkelere yönelik saldırılardır. Hızlı ve kararlı müdahalelerinden dolayı Türkiye’ye ve Türk Emniyet Kuvvetleri’ne övgülerimizi sunarız.”
İsrail Dışişleri Bakanlığı ise “Bugün İstanbul’daki İsrail Konsolosluğu’na düzenlenen terör saldırısını şiddetle kınıyoruz,” dedi ve şunları ekledi: “Bu saldırıyı engellemede Türk güvenlik güçlerinin gösterdiği hızlı müdahaleyi takdir ediyoruz. Dünya çapındaki İsrail temsilcilikleri sayısız tehdit ve terör saldırısına maruz kalmıştır. Terör bizi caydıramayacaktır.”
ABD ile İsrail’in “terör saldırılarını” ve “diplomatik temsilciliklere yönelik saldırılar”ı kınaması ve uluslararası düzenden bahsetmesi tam bir emperyalist ikiyüzlülük örneğidir. Yasa dışı ve suç teşkil eden bir savaş başlatıp İran’ın liderliğini ortadan kaldıran, binlerce sivili katleden ve medeniyeti yok edip ülkeyi Taş Devri’ne geri göndermekle tehdit edenler bu aynı güçlerdir. 8 Nisan’daki iki haftalık ateşkes İran’a karşı imha savaşına şimdilik ara verirken, İsrail’in Lübnan’daki istilası ve Gazze’deki soykırımı devam etmektedir.
Bu silahlı saldırı girişimini çevreleyen koşullar oldukça bulanıktır ve bunun İsrail’i hedef aldığı iddiası ciddi bir kanıttan yoksundur. İsrail’in Ekim 2023’te Gazze’deki soykırımı başlatmasının ardından Türkiye ile meydana gelen gerilimler sonucu İsrail diplomatik personelini hem İstanbul’daki başkonsolosluktan hem de Ankara’daki büyükelçilikten çekmişti.
IŞİD iddiasına gelince, ABD emperyalizmi ve Türkiye dahil bölgedeki müttefikleri, El Kaide kökenli IŞİD milislerini, özellikle 2011’de Suriye’deki başlattıkları rejim değişikliği savaşında vekil güç olarak kullandılar. Bu durum 2014’ten itibaren ABD önderliğinde “IŞİD’e karşı koalisyon”un kurulmasıyla resmi olarak sona erdi ancak El Kaide bağlantılı cihatçılarla ittifak sürdü. Bununla birlikte, faaliyetleri her zaman çeşitli istihbarat örgütleriyle ilişkili ve oldukça şaibeli olan IŞİD’in bugüne kadar İsrail’i ve İsrail varlıklarını doğrudan hedef alan ciddi bir eylemi söz konusu değil.
Saldırıdan sonraki saatlerde İstanbul ve Kocaeli’nde yürütülen operasyonlarla toplamda on kişi gözaltına alına alınırken saldırı IŞİD’in Türkiye’deki faaliyetlerini tekrar gündeme getirdi.
29 Aralık’ta Türkiye’de polis güçleri IŞİD’e karşı 15 ilde operasyon başlatmış ve Yalova’da polis ile IŞİD şüphelileri arasında geniş çaplı bir silahlı çatışma çıkmıştı. Çatışmada 3 polis ve 6 IŞİD’linin öldüğü, 8 polis ve 1 bekçinin de yaralandığı açıklanmıştı. Saldırının ertesi günü yapılan operasyonlarda 357 kişinin gözaltına alındığı bildirilmişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece 2024 yılında IŞİD’e yönelik 1399 operasyon yapıldığını açıklarken Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay, “ABD’nin Türkiye ile de paylaştığı verilere göre Türkiye’deki IŞİD’li sayısı 10 binin üzerinde” iddiasında bulunmuştu. IŞİD daha önce Türkiye’de başta Kürt hareketine ve sol güçlere karşı bombalı terör saldırıları olmak üzere çok sayıda eylem ve katliama karıştı.
Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan mücahitlerden Libya’da Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ve Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad rejimlerinin devrilmesinde rol oynayan gruplara kadar cihatçı güçler başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin vekilleri olarak yıllarca mali, lojistik ve askeri destek gördüler. Bu güçler vekil olarak savaşmalarının yanı sıra kimi zaman emperyalist saldırılar için bir bahane olarak hizmet ettiler.
ABD’nin daha önce başına 10 milyon dolar ödül koyduğu eski El Kaide lideri Ahmed eş-Şara’nın geçtiğimiz kasım ayında “Suriye geçici devlet başkanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da Trump tarafından ağırlanması bu politikanın çarpıcı bir sonucuydu.
Bu durum, Türkiye’nin NATO müttefiki ABD’nin Orta Asya ve Ortadoğu’ya tam egemen olma yöneliminden ayrı düşünülemez. Bu politikada, Türk egemen seçkinleri de kendi gerici çıkarlarının peşinde koştular. Emperyalistlerin rejim değişikliği savaşlarına derinlemesine bulaşmış olan Türk egemen seçkinleri cihatçı güçlerin konuşlandırılmasında ve silahlandırılmasında merkezi bir rol oynadılar. Özellikle Suriye iç savaşında CIA ile Türk istihbaratı Libya, Orta Asya, Kafkasya ve Avrupa’dan gelen cihatçıların sınırdan Suriye’ye geçişini, eğitilmesini ve silahlanmasını sağladı.
