Perspektif

Ankara’daki NATO zirvesinin arifesinde: Avrupalı güçler Ukrayna savaşını Rusya’yla doğrudan çatışmaya doğru götürüyor

24 Haziran 2026 Çarşamba günü, Almanya'nın Berlin kentinde düzenlenen E5 NATO Zirvesi'nde, ortada Polonya Başbakanı Donald Tusk, sağda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz bir basın toplantısına katılıyor. [AP Photo/Ebrahim Noroozi]

Ukrayna’daki savaş, olağanüstü tehlikeli yeni bir aşamaya girdi. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesinin arifesinde, Avrupalı emperyalist güçler Rusya’yla çatışmayı pervasızca tırmandırıyor, Ukrayna’yı Rus topraklarının derinliklerine yönelik saldırılar için bir fırlatma rampasına dönüştürüyor ve doğrudan bir NATO-Rusya savaşının siyasi, askeri ve sınai temellerini hazırlıyorlar.

Böyle bir savaş Ukrayna sınırları içinde kalmayacaktır. Tüm Avrupa’yı içine çekme tehlikesi yaratır ve hızla nükleer bir çatışmaya dönüşebilir.

İşçiler durumun ciddiyetini kavramak ve gerekli siyasi sonuçları çıkarmak zorundalar. Şimdiye dek yüz binlerce Ukraynalı ve Rus asker öldürüldü ya da yaralandı. Koca koca kentler yerle bir edildi, milyonlarca insan yerinden edildi. Ne var ki NATO güçleri, özellikle de Avrupa’dakiler, katliamı durdurmaya çalışmıyor. Onu tırmandırıyor ve yüz binlerce, hatta milyonlarca insanı daha kurban etmeye hazırlar.

Ana tehlike, bir vekâlet savaşı ile NATO ve Rusya arasında doğrudan bir savaş arasındaki ayrımın sistematik biçimde silinmesidir. Ukrayna’nın Rusya’nın derinliklerindeki hedeflere —enerji tesislerine, askeri-sınai sahalara, hava alanlarına, limanlara ve Moskova ile St. Petersburg çevresindeki altyapıya— yönelik uzun menzilli insansız hava aracı ve füze saldırıları; NATO istihbaratına, uydu gözetimine, hedefleme verilerine, silah sistemlerine ve siyasi yönlendirmeye bağlıdır.

Avrupalı güçler bilinçli olarak Kiev’i durumu kızıştırmaya itiyor. Hesapları şu: Rusya’nın derinliklerine yönelik saldırılar Moskova’yı karşılık vermeye zorlayacak ve Rusya’nın yapacağı herhangi bir misilleme, daha kapsamlı bir NATO müdahalesini meşru göstermek için kullanılabilecek. Provokasyonun mantığı budur. Dünya savaşına götüren mantık budur.

Ankara’daki NATO zirvesi, bu tırmanışın bir sonraki aşaması olarak hazırlanıyor. İttifak, 2035’e kadar savunmaya GSYİH’nin yüzde 5’ini ayırmak ve orduyla ilgili daha büyük harcamalar yapmak da dahil olmak üzere, askeri harcamalarda devasa artışlar yapmayı taahhüt etmiş durumda. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, “NATO 3.0” çağrısı yaptı; bu, Avrupalı güçlerin “Amerikan gücünün desteğiyle” Avrupa’daki savaşta çok daha büyük sorumluluk üstlendiği, “yeniden başlatılmış” bir ittifaktır. NATO savunma bakanlarının haziran ayındaki toplantısında vurgu, “muharebeye hazır kabiliyetlere,” askeri üretime ve Ukrayna’ya silah tedarikine yapılmıştır.

Avrupa, bir savaş bloku olarak yeniden örgütleniyor. Almanya, Britanya, Fransa, Polonya, Baltık devletleri ve İskandinav ülkeleri, savaş için bastıran en saldırgan güçler arasında yer alıyor. ABD hegemonyasının krizi, Trump yönetiminde Amerikan politikasının belirsizliği ve transatlantik düzenin zayıflaması, onları kendi askeri kapasitelerini geliştirmeye ve emperyalist çıkarlarını dayatmaya zorluyor.

Almanya, Britanya ve Fransa için Ukrayna’daki savaş, dünya sahnesinde yeniden bağımsız askeri güçler haline gelmenin aracıdır. Bu savaşı; İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük silahlanmayı, sanayinin askeri üretim için yeniden yapılandırılmasını, zorunlu askerliğin geri getirilmesini, okulların ve üniversitelerin askerileştirilmesini ve yurt içinde bir polis devleti aygıtının inşasını meşru göstermek için kullanıyorlar. Silahlanma ve savaş, askeri tırmanışı sınıf mücadelesini bastırmanın ve dünyayı yeniden paylaşmanın bir aracı olarak gören bir egemen sınıfın duruma verdiği yanıttır.

Kızışan savaşa, katliam için giderek daha fazla insanın seferber edilmesi eşlik ediyor. Rusya yeni seferberliklere hazırlanıyor. Yıllarca süren savaşla kanı kurutulan Ukrayna ise umutsuzca saflarını yeniden doldurmaya çalışıyor. Avrupa Birliği, Kiev’le koordineli biçimde, Ukrayna’yı terk etme izni bulunmayan ama yeni gelmiş, askerlik çağındaki Ukraynalı erkekleri Avrupa’daki geçici korumanın dışında bırakmaya yöneliyor. Savaştan kaçıp sığınmak isteyen Ukraynalı işçiler ve gençler, cephede ölmek üzere geri gönderilecek.

Ukrayna, Rusya’yı savaş meydanında yenemez. Bu nedenle stratejisi, savaşı son kertesine kadar tırmandırmak, Rusya’nın misillemesini kışkırtmak ve NATO’yu çatışmanın içine giderek daha doğrudan çekmektir. Zelenskiy, Kırım Yarımadası’nda ve Rusya’nın derinliklerinde bulunan enerji altyapısı, ulaşım sistemleri ve askeri-sınai tesisler de dahil olmak üzere, savaş için kullanılan Rus tesislerine karşı “önleyici” saldırılar düzenlenmesini onayladı.

Bu stratejinin siyasi amacı, salt Ukrayna’nın savaş meydanındaki konumunu iyileştirmek değil, bizzat Putin rejimini istikrarsızlaştırmaktır. Avrupalı güçler ve onların stratejistleri, giderek şu varsayımla hareket ediyor: Ukrayna’nın Rusya içlerine saldırı harekâtını, yaptırımları, Kırım’a yönelik saldırıları ve askeri baskıyı kullanarak Moskova teslimiyete zorlanabilir ya da Rus devleti içinde bir kriz kışkırtılabilir.

Mark Galeotti’nin Times of London’da yayımlanan, “Putin Kırım’ı kaybettiğini düşünürse, ne yapacağı hiç belli olmaz” başlıklı yazısı, bu hesaplara dair bir fikir veriyor. Galeotti, Rusya’nın idari ve iş dünyası seçkinlerinin bazı kesimlerinin çatışmayı dondurmayı, ele geçirdiklerini elde tutmayı ve yaptırımların gevşetilmesi için pazarlık etmeyi tercih edeceğini belirtiyor. Ama aynı zamanda tırmanış talep eden maksimalist bir kanada da işaret ediyor: yüz binlerce yedek askerin seferber edilmesi, askere alınanların cepheye sürülmesi ve Ukrayna’ya tedarik sağlayan Avrupa fabrikalarına karşı daha saldırgan örtülü operasyonlar.

Bu, WSWS’nin yaptığı uyarıları doğruluyor. NATO güçlerinin karşı karşıya olduğu şey, istikrarlı ve denetlenebilir bir durum değildir. Putin’i köşeye sıkıştırırken, onun ya geri çekileceği ya da istikrarsızlaşacağı üzerine kumar oynuyorlar. Ama Kremlin, Kırım’ın kaybının, hatta onu savunamama ihtimalinin bile rejimin bekasını tehdit ettiğine inanırsa, sert bir tırmanışla karşılık verebilir. Avrupalı egemen sınıfın bazı kesimlerinin Moskova’yı kıracağını umduğu baskı, aynı anda daha geniş bir savaşı tetikleyebilir.

Putin’in geçtiğimiz çeyrek yüzyıl boyunca izlediği tüm politika, “Batılı ortakları” ile uzlaşarak Rus oligarşisine dünya kapitalist düzeni içinde bir yer güvence altına alma şeklindeki iflas etmiş anlayışa dayanıyordu. Bu anlayış paramparça olmuş durumda. NATO güçleri, Kremlin’in her tavizini ve her tereddüdünü durumu daha da kızıştırmak için kullandı.

Bu, patlamaya hazır bir durumdur. Ukrayna’da NATO bağlantılı bir lojistik merkezine yönelik bir Rus saldırısı, danışman ya da yüklenici kılığında görev yapan NATO personelinin ölümü, Baltık ya da Karadeniz’de bir deniz çatışması, Rusya’nın “gölge filosu” çevresinde bir hesaplaşma ya da Avrupa’daki demiryolu, liman, enerji veya silah tesislerine yönelik bir sabotaj, hızlı bir tırmanış sarmalını tetikleyebilir. Egemen sınıflar, Rusya’yla önümüzdeki “birkaç yıl içinde” ya da “on yılın sonuna kadar” çıkacak bir savaştan rahatça söz ediyorlar ama bizzat kendi icraatları, böyle bir savaşın çok daha erken patlak verebileceği koşulları yaratıyor.

Bir nükleer güce yönelik hava saldırıları, beraberinde nükleer tırmanış tehlikesini de getirir. NATO’nun kendisi, Avrupa’da nükleer savaşa hazırlanmak için giderek daha açık biçimde harekete geçiyor. Finlandiya parlamentosu, ülkenin nükleer silah yasağını kaldırma lehine oy kullanarak, Rusya’yla 1.300 kilometrelik bir sınırı paylaşan bir ülkeye NATO nükleer bombalarının ve füzelerinin konuşlandırılmasının önündeki hukuki engelleri kaldırdı. Bu adım, Macron’un Fransız nükleer şemsiyesini tüm Avrupa’ya yayma önerisinin ve NATO askeri altyapısının Arktik, Baltık ve İskandinav bölgeleri boyunca genişletilmesinin ardından geldi.

Almanya bu süreçte merkezî bir rol oynuyor. Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliği’ni istilasının 85. yıl dönümü olan 22 Haziran’da, Savunma Bakanı Boris Pistorius, Litvanya’da konuşlu Bundeswehr’in 45. Zırhlı Tugayı’nın ilk büyük tatbikatına katılmak üzere ülkeyi ziyaret etti. 2027’ye kadar yaklaşık 5.000 Alman askeri, Rusya ve Belarus sınırlarının yakınında kalıcı olarak konuşlandırılacak.

Sembolizm bundan daha provokatif olamazdı. 22 Haziran 1941’de Nazi Almanya’sı, tarihin en büyük imha savaşı olan Barbarossa Harekâtı’nı başlatmıştı. En az 27 milyon Sovyet yurttaşı öldürüldü. Şimdi, 85 yıl sonra, Alman tankları ve birlikleri yeniden Rusya sınırlarına doğru ilerliyor. Alman emperyalizmi, NATO, demokrasi ve Avrupa güvenliği bayrağı altında eski Drang nach Osten’ini (Doğu’ya Yönelim) yeniden canlandırıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi, Berlin, Ukrayna’yı Doğu Avrupa ve Avrasya’daki egemenlik stratejisinin merkezine yerleştiriyor.

İşçi sınıfı bu politikanın bedelini iki kez ödeyecek: ilki, toplumsal kesintiler, ücretlerin dondurulması, uzayan çalışma saatleri ve iş kayıplarıyla ve eğer egemen sınıfın dediği olursa, kanıyla.

Savaş, sahte sol örgütlerin ve resmî savaş karşıtı çevreden geriye kalanların iflasını gözler önüne serdi. Bu güçlerin bir kısmı, Rusya’ya karşı NATO savaşını açıkça destekliyor. Bir kısmı ise ona biçimsel olarak karşı çıkıyor ama işçi sınıfını savaşı yürüten hükümetlere, partilere ve sendika bürokrasilerine karşı bağımsız biçimde seferber etmeyi reddediyor. Bunun yerine, savaş yanlısı partilere uyum sağlıyor, diplomatik baskıya ve parlamentoya dair hayaller yayıyor ve savaş karşıtlığını kendi burjuvazilerinin ulusal çıkarlarına tabi kılıyorlar. Dolayısıyla onların “savaş karşıtı” lafları bir sahtekârlık oluyor: savaşı durdurmaya değil, işçi sınıfı içinde gerçekten savaş karşıtı, sosyalist bir hareketin gelişmesini engellemeye hizmet ediyor.

Almanya’da Sol Parti (Die Linke), Merz hükümetini ve Alman emperyalizmini siyasi olarak savunma işlevi görüyor. Sol Parti, eyalet yönetimlerinde bulunduğu yerlerde, Ukrayna’ya askeri destek verilmesine arka çıktı ve savaş kredilerinin ve silahlanma önlemlerinin önünü açtı. Yeşiller, NATO tırmanışının en saldırgan savunucuları arasındalar; sendikalar ise savaş ekonomisini destekliyor ve işçileri “ulusal güvenliğe” ve “rekabet gücüne” tabi kılıyorlar. Resmî sol; kapitalizmi, ulus devleti ve kendi burjuvazisinin emperyalist çıkarlarını savunuyor.

Rusya’ya karşı tırmanış, dünyanın küresel emperyalist yeniden paylaşımının cephelerinden biridir. Ukrayna’daki savaşı yönlendiren aynı egemen sınıflar, Gazze’deki İsrail soykırımını silahlandırıp siyasi olarak destekliyor, İran’a karşı bir saldırı savaşı yürütüyor ve Hint-Pasifik’te Çin’e karşı askeri güçlerini yığıyorlar. Üçüncü Dünya Savaşı gelecekte hazırlanılan bir şey değildir; bu savaş, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Pasifik’teki birbiriyle bağlantılı cephelerde halihazırda yaşanmaktadır. Dolayısıyla, NATO ile Rusya arasında çıkabilecek doğrudan bir savaş tehlikesi, kapitalizmin krizinden kaynaklanan küresel emperyalist şiddet patlamasının bir parçası olarak anlaşılmalıdır.

Savaş çılgınlığına karşı mücadele, Putin rejiminin gerici politikalarının da reddini gerektirir. Rusya’nın Ukrayna’yı istilası, NATO kuşatmasına ilerici ya da anti-emperyalist bir yanıt değildi. Bu; Stalinistlerin Sovyetler Birliği’ni yok etmesinden ve kapitalizmin restorasyonundan doğmuş olan kapitalist oligarşik rejimin çaresiz yanıtıydı. Bu istila sadece Rus ve Ukraynalı işçi sınıfını bölmeye ve ABD ile Avrupa emperyalizmine savaşı devasa ölçüde genişletmek için bir bahane sağlamaya hizmet etti.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), savaşın başından bu yana, Ukrayna ve Rusya işçilerini hem NATO emperyalizmine hem de Putin rejimine karşı birleştirmek için mücadele ediyor. DEUK, istilanın ardından yayımladığı ilk açıklamasında Rus askeri müdahalesini kınayarak şunu ilan etti: “ABD ve NATO güçlerinin provokasyonlarına ve tehditlerine rağmen, sosyalistler ve sınıf bilinçli işçiler, Rusya’nın Ukrayna’yı istilasına karşı çıkmalıdır.”

Bu, temel tutum olmayı sürdürmektedir. İşçi sınıfı, NATO’nun savaşına ancak sosyalist enternasyonalizm temelinde karşı çıkabilir, Rus milliyetçiliği temelinde değil.

Kiev’deki NATO destekli rejim, emperyalist efendilerinden daha demokratik değildir. Kiev rejimi muhalefet partilerini yasaklamış, bağımsız sendikaları kapatmış, sıkıyönetim ilan etmiş, Zelenskiy’nin iktidarını yasal görev süresinin bitiminden öteye uzatmış ve faşist güçleri devlete ve orduya katmıştır. Nazi Almanya’sıyla iş birliği yapan, Holokost’a ve Polonyalılar ile Yahudilerin katledilmesine katılan örgütler olan OUN ve UPA’yı yüceltirken, savaşın sosyalist muhaliflerini hapse atmaktadır.

Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın (YGBL) önde gelen bir üyesi olan Bogdan Syrotiuk’un Ukrayna’da tutuklanması, komplo kurularak suçlanması ve iki yılı aşkın süredir hapiste tutulması, savaşın ve Kiev’deki NATO destekli rejimin gerici niteliğinin altını çizmektedir. Syrotiuk hem Zelenskiy diktatörlüğüne hem de savaşa karşı çıktı; Ukraynalı ve Rus işçilerin, kendi kapitalist hükümetlerine karşı birliğini savundu. Bunun için vatana ihanetle suçlandı.

DEUK ve WSWS, Bogdan Syrotiuk’un derhal ve koşulsuz serbest bırakılmasını talep eden küresel bir kampanya yürütüyor. Onun davası, savaştaki ana siyasi meseleyi ifade ediyor: Ukraynalı, Rus ve uluslararası işçileri milliyetçiliğe, emperyalizme ve kapitalizme karşı birleştirme mücadelesi.

Doğrudan bir NATO-Rusya savaşı tehlikesi, bu kampanyaya ve bu perspektife en yüksek aciliyeti kazandırmaktadır. Almanya, Britanya, Fransa, Polonya, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Ukrayna’daki işçilerin, kendi egemen sınıflarının kârları ve stratejik hırsları uğruna birbirlerini öldürmekte hiçbir çıkarı yoktur. Onların ortak düşmanı, insanlığı savaşa, diktatörlüğe ve toplumsal felakete sürükleyen kapitalizmdir.

Savaşa karşı mücadelenin kökleri işyerlerine, okullara ve üniversitelere dayanmalıdır. Bu mücadele; sendika bürokrasilerinden bağımsız taban komitelerinin inşasını, işçilerin askeri üretime ve silah nakliyesine karşı seferber edilmesini ve işten çıkarmalara, ücret kesintilerine, kemer sıkma politikalarına ve baskıya karşı mücadelelerin savaşa karşı mücadeleyle birleştirilmesini gerektiriyor.

Her şeyden önce, uluslararası işçi sınıfının devrimci önderliği olarak Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşasını gerektiriyor. Avrupa ve dünya çapında yıkıcı bir nükleer savaşa doğru gidişi yalnızca sosyalist bir programla donanmış uluslararası işçi sınıfı durdurabilir.

Loading