Ernest Mandel’in siyasi iflası

Bu makale ilk olarak Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Almanya şubesi Sosyalist İşçi Birliği’nin (BSA) haftalık gazetesi Neue Arbeiterpresse’nin 15 Mart 1991 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Emperyalistlerin Irak’a karşı yürüttüğü barbarca sömürge savaşının sona ermesinden bir hafta sonra, 8 Mart 1991’de, Pablocu Dördüncü Enternasyonal’in Birleşik Sekreterliği’nin lideri Ernest Mandel, Almanya’nın Bochum kentinde “Üçüncü Dünya Dayanışması ile Metropol Ülkelerde Sendikal Mücadele Arasındaki Siyasi Bağ” başlıklı bir konferans verdi. Bunu, savaştan tek bir cümleyle bile söz etmeden yapmayı başardı.

Ezilen, eski bir sömürge ülkesinin en az 200 bin işçisi, köylüsü, kadını ve çocuğu eşi görülmemiş bir soykırımda katledildi; ülkeleri, ekonomileri ve kültürleri yerle bir edildi. Mandel’in ise bu savaşı kınayan, değerlendiren tek bir sözü yok! Sessizliğinin nedeni, bu savaşın onun politikasının tam iflasını gözler önüne sermiş olması ve bu konuda söyleyecek kelimenin tam anlamıyla hiçbir şeyinin bulunmamasıdır.

Ernest Mandel, “emperyalizme karşı silahlı mücadele” stratejisinin önde gelen “teorisyeni” idi. Pablocular, 1953’te Troçkizmden ve Dördüncü Enternasyonal’den koptuktan sonra, uluslararası işçi sınıfının dünya sosyalist devrimi programı temelinde seferber edilmesinin yerine bu stratejiyi ileri sürdüler. Mandel, tek tek ülkelerdeki “silahlı mücadelenin”, siyasi önderliği burjuva ve küçük burjuva güçlerin elinde olsa bile emperyalizme karşı zafere götüreceğini iddia ediyordu. Ona göre anti-emperyalist mücadelenin belirleyici gücünü emperyalist, sanayileşmiş metropol ülkelerdeki işçi sınıfı değil; “dünya devriminin merkez üssü olarak Üçüncü Dünya”daki Cezayir ya da Irak’taki gibi “silahlı” burjuva rejimler, Fidel Castro gibi küçük burjuva milliyetçiler ya da Che Guevara gibi gerillacılar oluşturacaktı.

Mandel ve Amerikan Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) lideri Hansen, bu siyasi çizgi temelinde 1963’te SWP’yi Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nden kopardılar ve Birleşik Sekreterlik’in doğduğu ilkesiz yeniden birleşmeyi örgütlediler.

Latin Amerika’da Mandel’in “silahlı gerilla mücadelesi” övgüleriyle yoldan çıkarılan binlerce destekçisi, altmışlı yıllarda yalnızca siyasi olarak yönünü kaybetmekle kalmadı, anlamsız bir ölüme sürüklendi. Avrupa’da ise Mandel, burjuva medya ve burjuva yayınevleri tarafından bir “devrimci Marksist” ve “dünya devriminin stratejisti” olarak pazarlandı ve kendisine akademide profesörlük unvanı verildi.

Mandel’in, emperyalistlerin Irak ordusuna yaptığı korkunç kıyım karşısında kendi siyasi iflası Avrupa’da bile apaçık ortaya çıktığı şu sıralarda, emperyalistlerin ölüm makinesinin nasıl durdurulacağı ve yenilgiye uğratılacağı yönündeki yakıcı soru konusunda işçi sınıfına sunabileceği, saçma olduğu kadar da sinik bir öneriden başka bir şey yok: İsviçre Alp cumhuriyetinin örneğini izleyin!

Mandel aynen şöyle diyor: “Artık Marksist harekette önceden yaptığımız gibi, ordu gibi burjuva devletin silahlı aygıtının nasıl tasfiye edilip denetim altına alınabileceği konusunda kafa yormamalıyız. Hayır, bunun yerine İsviçre’yi kendimize örnek almalıyız. Orada yapılan bir referandumda, daha ilk denemede, katılanların yüzde 35’i ordunun kaldırılmasından yana oy kullandı! Ordunun kaldırılması, savaş karşıtı gösterilerde 12 yaşındaki okul çocuklarının sloganıdır; gelin onu sahiplenelim!”

Her papazın kürsüden vaaz ettiği, her sendika bürokratının emperyalist rejimle iş birliğini örtmek için övgüler düzdüğü türden güçsüz bir pasifizm: Profesör Mandel’in bugün sunabileceği tek şey budur.

Konuşmasında Körfez Savaşı’na dolaylı olarak değinen tek atıfta Mandel, her sosyal demokrat bürokrat gibi, emperyalist savaş propagandasını destekledi. “Diktatör Saddam Hüseyin’in” kapitalistlerden silah satın almış olmasını, savaşın asıl nedeni ve “kâr sisteminin akıldışılığının” kanıtı olarak sundu. “Silah satışları, her kapitalist kendi kendine ‘Ben satmazsam bir başkası satar’ dediği için gerçekleşti,” diye ileri sürdü. “Emperyalizme karşı silahlı mücadelenin teorisyeni” Mandel, Irak gibi ezilen, eski bir sömürge ülkesinin emperyalist güçlere karşı kendini savunmak için silah satın almasını bir suç olarak gösterdi!

Körfez Savaşı, uluslararası işçi sınıfının bugün karşı karşıya olduğu muazzam ve karmaşık sorunları gün yüzüne çıkarmıştır. İşçi sınıfı, üretici güçlerin ve üretim süreçlerinin eşi görülmemiş bir küreselleşmesiyle karşı karşıyadır. Bu durum, işçi sınıfının ister işlerin, ücretlerin, demokratik hakların savunulması isterse emperyalist sömürü ve baskıdan kurtuluş olsun, temel sorunlarından herhangi birini ulusal çerçeve içinde çözmesini imkânsız kılmaktadır. Aynı zamanda dünya ekonomisi yeniden rakip, düşman ulus devletlere ve ekonomik bloklara bölünmektedir. Acımasız ticaret savaşları, sömürge savaşları ve dünyanın yeniden paylaşımı için savaşlar gündemdedir ve bunlar her ülkede şiddetli bir sınıf savaşına yol açmaktadır. İşçi sınıfının geleneksel önderleri, yani Stalinist ve sosyal demokrat bürokrasiler, istisnasız hepsi, ulusalcı bir sınıf iş birliği programına dayanmaktadır. Bu koşullarda artık sınıf uzlaşmasını ve reformları örgütlemiyor, işçi sınıfına ve ezilen halklara kitlesel işsizliği, ucuz emeği ve emperyalist savaşları dayatıyorlar.

Mandel, daha önce egemen olan sosyal demokrat ve Stalinist bürokrasilerin ve onların ulusalcı programlarının siyasi iflasına, bu politikalar sonucunda işçi sınıfı için ortaya çıkan tehlikelere karşı, uluslararası bir programın gülünç bir karikatüründen başka hiçbir şey önermiyor. Konferansında, yıllar önce bizzat geliştirdiği ve bugün belki de bir faks stratejisine dönüştürülebilecek “telefon stratejisini” önerdi. Bu devrimci “strateji”, “bir iş uyuşmazlığı patlak verdiğinde bir fabrikanın sendikacılarının telefonlara sarılıp diğer fabrikalardaki ve ülkelerdeki iş arkadaşlarıyla iletişim kurmasından” başka bir şey değil.

Mandel, tipik bir örnek olarak Meksika’daki Ford fabrikasında yaşanan bir olayı aktardı. Oradaki bir grev sırasında bir grev gözcüsü vurularak öldürülmüştü. Mandel şöyle dedi: “Bunun işverenler mi, polis mi, yoksa polis ve işverenlerle iş birliği içindeki sendika bürokrasisi tarafından mı yapıldığı hiçbir fark yaratmaz. Önemli olan, işgücünün tepkisidir. Meksika’daki Ford işçileri her yıl bu cinayetin yıl dönümünde ceketlerine siyah bir kurdele takıyor. ABD’deki Ford işçileri de bu eylemden hemen haberdar edildi ve aynı protesto biçimini benimseyerek onu uluslararası bir eyleme dönüştürdüler.” Mandel’e göre bu, doğru yönde atılmış küçük ama önemli bir adımdı.

Ne büyük bir maskaralık! Kapitalist şirketler ve bankalar, sendika bürokratlarına ve devletin silahlı gücüne dayanarak dünya genelinde işçi sınıfına karşı terörlerini yoğunlaştırıyor; grevcilerin katledilmesini, sendikaların yok edilmesini, kitlesel işten çıkarmaları, bütün ülkelerin yerle bir edilmesini örgütlüyorlar! Mandel ise her ülkedeki işçilerin siyah kurdele takmasını öneriyor! Onun, “savaşa karşı haftalık bir dakikalık saygı duruşu” öneren Alman Sendikalar Konfederasyonu (DGB; AFL-CIO’nun muadili) Başkanı Meyer’den tek farkı, sendika bürokrasisinin çağrısıyla yapılan bu siyasi acizlik gösterilerini “dünya çapında bir sendikal stratejiye” dönüştürmek istemesidir.

Sınıf mücadelesine yönelik bütün ulusalcı programlar çöktüğü ve çok uluslu şirketlerde fabrika işgalleri gibi radikal sendikal mücadele biçimleri bile işçi sınıfının sosyalist bir program temelinde seferber edilmesiyle yola koyulmadıkça etkisiz hâle geldiği için, Ernest Mandel, idolü Gorbaçov gibi, sınıf mücadelesinin kendisinin bir kenara atılması gerektiği sonucunu çıkarıyor.

Cılız küçük burjuva protesto politikaları: “Büyük Marksist” Mandel’in emperyalist metropol ülkelerdeki işçi sınıfı için reçetesi budur. Bu politikalar, “Üçüncü Dünya ile dayanışma” adına, “Üçüncü Dünya için alternatif bir kalkınma modeli” ile tamamlanacaktır.

Ortak emperyalist güçlerin Irak’ı bombalayarak Orta Çağ koşullarına geri döndürmesini, zahmetle kurulmuş bütün sanayisini, altyapısını ve kültürünü yok etmesini daha yeni tamamlamış olmalarından hiç etkilenmeyen Mandel şunu ilan ediyor: “Üçüncü Dünya ülkeleri ile bizim sanayi uluslarımız arasındaki refah farkı aşılabilir ve aşılmalıdır. Örneğin sosyal güvenlik bu ülkelere de yaygınlaştırılmalıdır; bu ülkelerde kendiliğinden harekete geçen, öz bilinçli sendika hareketleri tarafından daha yüksek ücretler elde edilmelidir ve edilebilir. Bu, bugünün dünyasında [!] mümkündür. Biz müreffeh ülkelerdekiler, ahlaki suçluluk ve yükümlülük duygularıyla onlara yardım etmeliyiz!”

Mandel, sağcı bürokratların yıllardır pazar nutuklarında vaaz ettiği türden reformist bir ütopyanın propagandasını yapıyor. Bu bürokratlar bir yandan bunları söylerken öte yandan Siemens ve Bayer’in yönetim kurullarında oturuyor, Peru’da ya da Güney Afrika’da işçilerin sömürülmesini örgütlemeye yardım ediyor ve sonra Afrika’daki ve Latin Amerika’daki acılardan Avrupa işçi sınıfını ve onun ücretlerini sorumlu tutuyorlar.

Mandel, “Sanayi ülkelerindeki işçi hareketi, alternatif kalkınma modellerini hayata geçirecek alternatif stratejiler geliştirmek için büyük çaba harcayabilir ve harcamalıdır,” diye talep ediyor. Bu çabaların önünde duran zor bir sorun olduğunu söylüyor: “sosyalizmin güvenilirlik krizi.”

Mandel’in sözleri aynen şöyleydi: “Yüz milyonlarca insanın Stalinizm ile yaşadığı tarihsel deneyim göz önüne alındığında, Doğu Avrupa’daki gelişmeler göz önüne alındığında” —Stalinizmin ve rejimlerinin çöküşünü kastediyor— “bu insanların gözünde sosyalizm artık güvenilir değil. Dolayısıyla, geniş kitleleri sosyalizmin tarihsel içeriğiyle tanıştırmak için yeni yöntemler kullanma göreviyle karşı karşıyayız. Bunu başarmak için belki eski kavramları da terk etmemiz ve yeni bir sözcük dağarcığı kullanmamız gerekiyor. Bunu yapmak için kesinlikle enerjimizi de seferber etmeli ve yeni, yaratıcı mücadele biçimleri geliştirmeliyiz.”

Konuşmanın ardından yapılan tartışmada, Sosyalist İşçi Birliği’nin (BSA) bir destekçisi, Ernest Mandel’in Pabloculuğun lideri olarak oynadığı rolü ele aldı. Sosyalist İşçi Birliği, Troçkizmin programını ve perspektiflerini Pabloculuğun oportünist ihanetine karşı savunmak için 1953’te kurulan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Almanya şubesidir. BSA destekçisi şunları söyledi:

Siz, Bay Mandel, “sosyalizmin güvenilirlik krizinden” söz ettiniz. Ama gerçekte söz konusu olan Stalinizmin krizidir. “Sosyalizmin güvenilirlik krizinden” ancak milyonlarca işçinin sosyalizmi Stalinizmle özdeşleştirdiği ölçüde söz edilebilir. Ancak işçi sınıfında bu kafa karışıklığının ortaya çıkmasından sorumlu başlıca etkenlerden biri, sizin, Bay Mandel, 40 yıldır izlediğiniz politikalardır.

Siz 40 yıl önce Troçkizmden koptunuz ve o zamandan bu yana akla gelebilecek her Stalinist bürokrata ya da Fidel Castro gibi küçük burjuva milliyetçilere “devrimci sosyalist” sıfatını bahşettiniz. Bugünkü konferansınızda bile Doğu Avrupalı Stalinistlerden “eski sosyalistler” olarak söz ediyorsunuz.

1957’de “Stalinizmin Gerileyişi ve Çöküşü” başlığını taşıyan bir kararda, Polonya Stalinist partisi içinde “merkezci Gomulka hizbiyle ittifak kurmuş” sözde “solcu” bir eğilimi, “Polonya proletaryasının yeni devrimci Marksist önderliğinin” olası “çekirdeği” olarak tanımladınız. Ondan sadece 14 yıl sonra Gomulka, Gdansk’ta grev yapan işçilerin üzerine ateş açılması emrini verdi ve bu işçilerden 200’den fazlası öldürüldü.

1982’de siz ve Birleşik Sekreterlik’in bir diğer lideri Pierre Frank, Dayanışma Hareketi’nin başkanı Lech Walesa’yı, küçük burjuva milliyetçi programına aldırmadan “siyasi devrimin önderi” olarak yücelttiniz. Bu, bugün Polonya’da kapitalizmin restorasyonunda belirleyici bir rol oynayan Lech Walesa’nın ta kendisidir.

Ve 1989’da, yani daha iki yıl önce, Gorbaçov Deneyi adlı kitabınızda, Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyon rotasını başlatan ve onayı ve iş birliği olmadan emperyalistlerin Irak halkına karşı vahşi imha savaşını düzenleyemeyecekleri Gorbaçov hakkında, bu adam hakkında şunları yazdınız: “Kuşkusuz o, yirminci yüzyılın en yetenekli ve en becerikli politikacıları arasında yer almaktadır... (s. 12) Ona ve ekibine SSCB’de kapitalizmi restore etme isteği atfetmek saçma olur... (s. 125) Dolayısıyla mevcut koşullarda Gorbaçov’un zayıflatılmasını savunmak sorumsuzluk olur... Daha sonraki gelişmeler öncelikle Gorbaçov’a ve ekibine değil, çok daha fazla, şu anda karşı karşıya gelen güçler arasındaki güç dengesine, son tahlilde kitlelerin ya bir kamp (Ligaçev) ya da öteki kamp (Gorbaçov) adına seferber olmasına bağlıdır... (s. 268–69) Gorbaçov’un reform rotasını bu anlamda çözümleyen herkes, bu aydınlanmış mutlakiyetçiliğin (Gorbaçov bürokrasisinin) Sovyetler Birliği’ndeki mevcut koşullar altında uğursuz bir diktatörlüğün tek alternatifi olarak kaldığını görecektir.” (s. 271)

1953’ten bu yana Stalinist bürokrasiye ilerici bir karakter atfettiniz ve onun yüzyıllar içinde kitlelerin basıncı altında sola kaydırılabileceğini ve sosyalizmi adım adım getirmeye zorlanabileceğini ileri sürdünüz. Böylece bugüne kadar Troçkist siyasi devrim perspektifini reddettiniz. DDR’de [Alman Demokratik Cumhuriyeti] Honecker’in devrilmesinden sonra Sosyalist İşçi Birliği siyasi devrim çağrısı yapan, işçi konseylerinin kurulması yoluyla Stalinist bürokrasinin tümüyle devrilmesi çağrısı yapan bir bildiri dağıttığında, siz bunu Stalinist gençlik gazetesi Junge Welt’te “eşi görülmemiş bir dışarıdan müdahale” olarak nitelendirip saldırdınız ve Gorbaçov’u ve politikalarını açıkça savundunuz...

Sosyalist İşçi Birliği destekçisi, ardından Mandel’in konferansında sendikal hareket için önerdiği perspektiflere ve “stratejilere” yanıt verdi:

“Dünya çapında stratejiler” hakkındaki sözlerinizin ardına gizlenen, sağcı, ulusalcı bir sendika politikasından başka bir şey değil. Dünya çapında sendikal stratejilerden söz ediyorsunuz ama kendi örgütünüz Birleşik Sekreterlik, onlarca yıl önce enternasyonalizmden programatik olarak kopmuştu. Hâlâ aldatıcı bir biçimde “Dördüncü Enternasyonal” adını kullansa da bugün örgütsel olarak bile işçi sınıfı içinde bir dünya partisi inşa edilmesini açıkça reddediyor. Birleşik Sekreterlik’in dergisi Inprecorr, Ocak–Şubat 1991 sayısında, sayfa 30’da şöyle yazıyor: “Dördüncü Enternasyonal’in bir dünya partisi olmadığını anlamak önemlidir. Enternasyonal, her biri kendi toplumunda kök salmış ulusal örgütlerinin toplamıdır.” Bu, Stalin’in kendisinin bile hiçbir zaman bundan daha açık formüle etmediği bir programatik ve örgütsel ulusalcılık ilanıdır.

“Kitleleri sosyalizmin tarihsel içeriğiyle tanıştırabilecek” tek hareket Troçkist harekettir. Enternasyonalizm programını, sosyalist devrim programını Stalinizme karşı savunmuş olan Troçkist harekettir. Siz 1953’te Troçkizmden koptunuz ve o zamandan bu yana onun programını ve perspektiflerini çarpıtmaktan başka bir şey yapmadınız. Bugünkü konferansınızda Lev Troçki’den ya da onun dünya sosyalist devrimi programından bir kez bile söz etmemenizin nedeni budur!

Bunun üzerine Profesör Mandel, o ana kadar takındığı akademik soğukkanlılık havasını yitirdi ve bir öfke nöbeti içinde yanıt verdi.

Eleştirmeninin, Sosyalist İşçi Birliği ile birlikte, “Kutsal Kitap yazıcılarının eski metinlerden alıntı yapması gibi sözle başlayan ve belli sözcükler yüzünden kendinden geçen bir mezhebi” temsil ettiğini ileri sürdü. Öte yandan kendisi, Mandel, “başlangıçta eylem vardı” demiş olan eski diyalektikçi ve Marksist Goethe’nin safında yer alıyordu.

Mandel, sosyalizmin milyonlarca insanın gözünde güvenilirliğini sözler ve teoriler tahrif edildiği için değil, Stalinizmin yaptıkları yüzünden yitirdiğini söyledi. Bunlar farklı teoriler değil, “pratik deneyimler” olmuştu. Mandel, işçi sınıfına duyduğu küçümsemeyi vurgulayarak, “Bu milyonlarca işçi hayatlarında Marx’ı, Engels’i ya da Lenin’i hiç okumadı ve gelecekte de okumayacak!” diye haykırdı. Rusya’daki işçilerin de Ekim Devrimi’ni bir tür teoriler temelinde değil, pratik deneyimler yoluyla yaptığını sözlerine ekledi. Her hâlükârda, diye devam etti, bu yüz milyonlarca insan kesinlikle kendisini, Mandel’i de hiç okumamıştı; dolayısıyla kendisinin, Mandel’in, bir tür yanlış sözler ya da teoriler aracılığıyla onlar üzerinde herhangi bir etkisinin olduğunu ileri sürmek tamamen saçmaydı. “Sosyalizmin güvenilirlik krizine yol açan eylemlerdi ve şimdi gereken pratik eylemlerdir, yeni ve yaratıcı eylemler!”

Mandel, her oportünist gibi, kendiliğinden hareketi yüceltmesini ve işçi sınıfı içinde Marksizm ve onun bilimsel programı uğruna mücadeleye düşmanlığını bu şekilde dile getirdikten sonra, saldırısını doğrudan Sosyalist İşçi Birliği’ne ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ne yöneltti.

Mandel, “Bu mezhep (sekt),” diye bağırdı, “Stalinist yalan yöntemlerine dayanıyor! Benim onlarca yıldır ‘Stalinist bürokrasinin kendi kendini reforme etmesi’ kavramını savunduğumu ileri sürmek korkunç bir iftiradır.” Her zaman aşağıdan siyasi devrimi savunduğunda ısrar ederek Gorbaçov hakkındaki kitabında bu konuya ayrılmış koca bir bölüm bulunduğunu söyledi. Mandel, “Bu mezhepler (sektler) ve onların Stalinizm yöntemleri işçi hareketinden tasfiye edilmeli, yok edilmelidir!” diyerek sözlerini bitirdi.

Mandel, Marksizme ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ne karşı bütün tiradını, dinleyiciler arasında hiç kimsenin tarihsel gerçekle, son 50 yılın sınıf mücadelesinin acı dersleriyle gerçekten ilgilenmeyeceği öncülüne dayandırmıştı. Sonuç olarak hem haince eylemlerinin hem de revizyonist teorilerinin sınıf mücadelesinin seyrini ve milyonlarca işçinin kaderini gerçekten etkilemiş olduğu gerçeğini gizliyordu.

1964’te Birleşik Sekreterlik’in Seylan’daki şubesi, birkaç yıl sonra oradaki isyancı gençlere karşı vahşice bir toplu katliam yapacak olan Bandaranaike’nin burjuva hükümetine girdi. Şili’de Pablocular, kendilerini 1973’te Allende’nin halk cephesi politikalarını destekleyen ve böylece faşist ordunun iktidara gelmesine yardımcı olan merkezci MIR içinde tasfiye ettiler. Mandel onlarca yıl boyunca Polonya’da Stalinizmin sağcı bir eleştirmeni olan Jacek Kuron’u bir “Troçkist” olarak sundu. Mandel, bizzat bir keresinde kabul ettiği gibi, Kuron’un Polonya’ya işçi sınıfının eşi görülmemiş bir yoksullaşmasıyla birlikte kapitalist restorasyonu getiren Mazowiecki hükümetine çalışma bakanı olarak girdiği güne kadar, onunla “danışmanı ve dostu” olarak en yakın siyasi teması sürdürmüştü.

Kitaplarının okunmadığı iddiası bile olgularla hiçbir şekilde örtüşmüyor. Tam tersine, bizzat bu toplantı ve onu düzenleyenler, Mandel’in ve yazılarının —orada dile getirilen teorik ve siyasi anlayışlar da dahil olmak üzere— Almanya’da da sınıf mücadelesinin seyri üzerindeki yıkıcı etkisini belgeliyordu. Mandel’in buradaki konuşması, 1960’lı yıllardaki öğrenci hareketi sırasında Mandel’in “neo-kapitalizm” teorilerini ve küçük burjuva radikal programını benimsemiş olan Bochum Üniversitesi Kızıl Hücre İktisat grubunun eski üyelerinin daveti sonucunda gerçekleşti. Söz konusu grubun üyeleri daha sonra bu programla Opel fabrikasına girmiş ve orada çalışmaya başlamışlardı. O zamandan bu yana, radikal sözlere bürünmüş reformist, sendikalist bir programla “sol kanat” olarak, işçiler içinde sağcı sendika ve işyeri konseyi önderliğine düşman her muhalefeti etkisizleştirmeye ve böylece muhalefetin devrimci sosyalist bir program etrafında toplanmasını sağlayacak bir kopuşu engellemeye çalıştılar.

Dinleyicilerin kendisi de büyük ölçüde öğrenci hareketinin yaşlanan kalıntılarından, revizyonistlerden, sözde sendikal “solcular”dan ve bir zamanlar Ernest Mandel’in revizyonist teorileriyle sarhoş olmuş saçları ağarmış öğretmenlerden oluşuyordu.

Bugün bile onun söylevini büyük bir dikkatle dinlediler ve böylece altmışlı yıllardan bu yana bu yaşlı profesörle aynı entelektüel, siyasi ve ahlaki yozlaşmayı yaşadıklarını ortaya koydular. Mandel, konferansının başlarında, tamamen karmakarışık ve bulanık bir şekilde “artık değer”, “kâr” ve “sömürü” hakkında kulağa Marksist gelen bazı kavramlar mırıldanıp, emek gücünün “kapitalist metropol uluslarda elbette hâlâ sömürüldüğü”, bununla birlikte “bu sömürü koşullarının bir işçinin geçmişteki herhangi bir zamandakinden daha yüksek bir yaşam standardına sahip olmasını sağladığı” sonucuna vardığında, onaylarcasına başlarını salladılar. Ak sakallılar yalnızca bir kez, Mandel tartışmanın hararetiyle istemeden “işçi sınıfı” sözcüğünü ağzından kaçırdığında, sinirli ve kuşkulu bir şekilde bıyıklarını burdular; zira normalde Mandel sınıflar yerine yalnızca “kitlelerden”, sınıf mücadelesi yerine yalnızca “bu birçok insanın yaptıklarından” söz ederdi.

Bir zamanların “radikal” küçük burjuvazisinin bu unsurları, Marksist hareketin tarihiyle uzaktan yakından ilgilenmiyordu; bu nedenle, BSA’nın diğer üyelerinin, Mandel’in alıntı yapılan ve atıfta bulunulan belgeler karşısındaki tutumunu açıklaması ve BSA’lı eleştirmenin yalan söylediği şeklindeki suçlamasını kanıtlaması taleplerini desteklemediler.

Ancak tartışmaya katılan biri, Mandel’in siyasi muhaliflerine verdiği tepkinin, Mandel’e yöneltilen eleştiri türünden çok Stalinist yöntemleri hatırlattığını söyledi. Bir başkası ise Mandel’e bu akşam artık Körfez Savaşı hakkında bir tutum alması çağrısında bulundu.

Mandel bunun üzerine Birleşik Sekreterlik’in bu savaşı en başından itibaren oy birliğiyle “haksız bir savaş” olarak kınadığı yanıtını verdi. Ancak Irak’ın yenilgisi, lazer güdümlü bombalara karşı tüfeklerin kullandığı emperyalizme karşı silahlı mücadelenin intihar olduğunu gösteriyordu. Çok daha etkili ve geleceğe yol açan şey, intifadada silahsız Filistinli çocukların ağır silahlı İsrail askerlerine karşı verdiği mücadeleydi. Elbette bu silahsız çocuklar öldürülecekti ama bu olayların görüntüleri dünyayı şok edecek, Batı’daki ahlaki vicdanı sarsacak ve bir ölçüde harekete geçirecekti.

Başka bir deyişle, Mandel, “emperyalizme karşı silahlı mücadele” politikasının iflasından sonra, şimdi de “silahsız mücadelenin”, savunmasız çocukların ve gençlerin emperyalizm tarafından katledilmesinin propagandasını yapıyor; hem de tüm bunlar, emperyalizmin kalbini yumuşatacak kadar gözyaşı üretmeye yönelik bir ahlaki baskı aracı olacak. Ezilen ülkelerin işçi ve köylü kitleleri ise kapitalist metropol ulusların işçi sınıfından yalıtılmış kalmaya ve mevcut önderlerinin burjuva milliyetçi programına tabi tutulmaya devam edecekler.

Mandel, daha önce hâlâ sözde bağlılığını ilan ettiği işçi sınıfı, Marksizm ve enternasyonalizm gelenekleriyle bütün bağlarını açıkça ve kesin olarak koparmıştır. Hâlâ küçük burjuvazinin sağcı, morali bozuk katmanlarını, sallantıdaki kapitalist sistemin işçi sınıfına karşı son dayanağı olarak seferber etmeye çalışmaktadır. Bu, onun konferansında ve Marksizme ve Troçkist harekete karşı nefret patlamasında çarpıcı bir biçimde gözler önüne serilmiştir.

Loading