Perspektif

Kapitalist kriz, emperyalist savaş ve dünya sosyalist devrimi

Bu konferans, David North tarafından 2 Kasım 2026 Pazartesi günü Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde verildi. North, Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı ve Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD) Ulusal Başkanıdır.

***

2026 seçimlerinde kullanılan oylar yarın sayılacak. Bu seçime ilişkin her ciddi çözümlemenin çıkış noktası şu soru olmalıdır: Bu seçime damgasını vurması gereken mesele nedir?

Wall Street Journal’ın haberine göre Washington, bazı Körfez Arap hükümetlerine, seçimlerden sonra İran’a karşı yeniden başlatılacak savaşa, “kısa ve yoğun bir harekâta” hazırlanmalarını bildirdi. Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın komutanı Amiral Brad Cooper, geçen perşembe günü Savunma Bakanı Hegseth ile General Caine’in de hazır bulunduğu bir toplantıda başkana bizzat brifing verdi. USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ile USS Makin Island Amfibi Hazır Grubu’nun kasım ayı sonuna kadar bölgeye ulaşması bekleniyor; bu da uçak gemisi sayısını üçe çıkarabilir.

8 Mart 2026 Pazar günü İran'ın Tahran kentinde ABD-İsrail ortak saldırısına maruz kalan bir petrol depolama tesisinden yoğun bir duman bulutu yükseliyor. [AP Photo/Vahid Salemi]

Tasarlanan plana ilişkin gizli bir brifing alan Connecticut Senatörü Chris Murphy, kamuoyu önünde şunu söyledi: “Plan çılgınca. Hedeflerine ulaşmayacak ve yeni bir tırmanma döngüsünü tetikleyecek.” Murphy, planın giderek tırmanan uzun süreli bir savaşa yol açacağını belirtti ve bunu, hedef listesinde sivil altyapının da yer aldığına dair haberlerle ilişkilendirerek “yıkıcı tırmanma” ifadesini kullandı.

Tartışılan hedef listeleri, yerin derinliklerine gömülü Pickaxe Dağı tesisinden Devrim Muhafızları komutanlarına suikastlara ve Financial Times’ın “fabrikalar, petrol rafinerileri ve elektrik santralleri gibi sivil altyapı” diye tanımladığı hedeflere kadar uzanıyor. Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nda komutan yardımcılığı yapmış emekli bir Amerikalı koramiral, bu yaklaşımın cazibesini tam bir açık sözlülükle anlattı: “Rafinerilerin peşine düşersen … arabalarına koyacak lanet benzinleri kalmaz.” Koramirale göre bu, “askerî hedeflerin peşine düşmeye gerek kalmadan ülkeyi gerçekten dize getirir.”

İran, 90 milyon nüfuslu bir ülkedir. Her modern toplum gibi onun varlığı da elektriğe bağlıdır. Suyu arıtan ve kanalizasyon arıtmasını işleten elektriktir. Gıdayı ve ilacı soğukta tutan odur. Suyu apartmanların üst katlarına basan, hastanelerdeki cihazları ve doğum servislerindeki kuvözleri çalıştıran odur. 90 milyon nüfuslu bir ülkenin elektrik sistemini yok etmek, bu insanların sayısı bilinmeyen ama çok büyük bir bölümünü —patlamayla değil tifo, kolera, dizanteri ve kirli suyun yol açtığı hastalıklarla ve her şeyden önce çok küçükler, çok yaşlılar ve hastalar arasında— ölüme mahkûm etmektir.

Bunun neye yol açtığını biliyoruz, çünkü Amerika Birleşik Devletleri bunu 35 yıl önce Irak’a yaptı. Middle East Watch, 1991’de “müttefiklerin, ülkedeki beş hidroelektrik tesisinden dördü dahil olmak üzere Irak’ın elektrik sistemini fiilen yok ettiğini” bildirdi. General Schwarzkopf, Irak’ın üretim kapasitesinin yüzde 25’inin “tamamen işlemez” hâle getirildiğini, yüzde 50’sinin de “zayıflatıldığını” söyledi. Rapor, bunun sonucunda “ülkenin elektriğe bağımlı su arıtma ve kanalizasyon arıtma tesislerinin felç olduğunu ve ciddi bir sağlık tehlikesi doğduğunu” yazıyor, hastanelerin ortaya çıkan acil durumu “olsa olsa yedek jeneratörlerden gelen düzensiz elektrikle” karşıladığını ekliyordu. Rapor, doğrudan bombardımandan kaynaklanan ölümleri 2.500 ila 3.000 olarak tahmin ediyor ve bu rakamların “yetersiz beslenme, hastalık ve tıbbi bakım eksikliğine bağlanabilecek çok daha yüksek sayıdaki ölümleri kapsamadığını” belirtiyordu.

Bu sonuçlar öngörülmüştü. Savunma İstihbarat Ajansı, bombardımanın başlamasından beş gün sonrasına, 22 Ocak 1991 tarihine ait “Irak’ın Su Arıtma Zaafları” başlıklı bir belge hazırladı. Belgede, Irak’ın suyunu arıtma olanaklarından yoksun bırakılmasının etkileri değerlendiriliyor ve salgın hastalıklar öngörülüyordu. Sivil bir nüfusun su kaynaklarının yok edilmesi önceden incelenmişti.

Irak’ın 1991’deki nüfusu yaklaşık 18 milyondu. İran’ın nüfusu ise 90 milyondur. Hazırlanan şey, aynı operasyonun beş kat büyük ölçekte, şimdiden sekiz aylık bombardımana ve deniz ablukasına katlanmış bir halka karşı uygulanmasıdır. Bu, sivil bir nüfusun yaşam koşullarının kasıtlı olarak yok edilmesidir ve Amerikan basınında bir taktik seçenekler menüsü olarak tartışılmaktadır. 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi, bir halkın fiziksel olarak yok edilmesini amaçlayan yaşam koşullarının ona kasıtlı olarak dayatılmasını soykırım olarak tanımlar. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, soykırım boyutlarında bir çatışma hazırlamaktadır.

Başkan, nükleer silah meselesini gündeme getirdi. Trump, 15 Ekim’de bir röportajda şöyle dedi: “Nükleer kullanmazdım. Buna ihtiyacımız yok. Biz dünyanın en büyük nükleer gücüyüz.” Ama nisan ayında, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapattığı sırada, “bu gece koca bir medeniyet ölecek ve bir daha asla geri getirilemeyecek,” diye ilan etmiş ve “Elektrik Santrali Günü ile Köprü Günü’nü bir arada” yaşatacak bir bombardıman harekâtı taahhüt etmişti. Trump eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden, İran’ı “yok edebileceğini” ilan etti. Yok etme tehdidi defalarca ve açıkça dile getirilmiştir.

Başkan Donald Trump, 22 Eylül 2026 Salı günü BM genel merkezinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşma yapıyor. [AP Photo/Julia Demaree Nikhinson]

Nükleer silahı sivil bir nüfusa karşı bugüne dek yalnızca Amerika Birleşik Devletleri kullanmıştır. Emri Demokrat bir başkan vermiş, silah iki kez, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmıştır. Missouri’nin Independence kentinden eski tuhafiyeci Harry Truman adlı bu başkan, emri verdiği için bir gece bile uykusunun kaçmadığını söylemiştir. Amerikalı tarihçi ve İkinci Dünya Savaşı gazisi Gabriel Jackson, Truman’ın bombayı kullanması üzerine 1999’da şunları yazmıştı:

Ağustos 1945’in özgül koşullarında atom bombasının kullanılması, psikolojik olarak son derece normal ve demokratik yoldan seçilmiş bir başkanın bu silahı tıpkı Nazi diktatörünün kullanacağı gibi kullanabileceğini gösterdi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri —farklı yönetim türlerinin davranışlarındaki ahlaki ayrımları önemseyen herkes için— faşizm ile demokrasi arasındaki farkı bulanıklaştırdı.

Bu tür silahların İran’a karşı kullanılması toplu katliam olur: yüz binlerce, büyük olasılıkla milyonlarca insan bir öğleden sonra öldürülür; hayatta kalanlar yanıklarla, radyasyon hastalığıyla ve henüz doğmamış çocuklara aktarılan genetik hasarla baş başa kalır. Bu yalnızca işin fiziksel gerçekliğidir.

İkinci bir sonuç daha olur ve bu, bu salondaki herkesi ilgilendiriyor. Hayatınızın geri kalanını soykırımdan sorumlu ülkenin yurttaşları olarak geçirirsiniz. Hiroşima ve Nagazaki’nin üzerinden seksen yıl geçmişken, orada yapılanları haklı gösterme çabası hâlâ Amerikan siyasal ve entelektüel yaşamını çarpıtmaktadır; bunun zorunlu olduğu yalanı her kuşakta yeniden anlatılmak zorundadır, çünkü hakikat dayanılmazdır. Şimdi tasarlanan eylem çok daha büyük ölçektedir, onu asla unutmayacak bir dünyanın gözü önünde işlenecektir ve bunun telafisi olmayacaktır. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin ahlaki çözülmesini damgalayacaktır. Kendinize sormanız gereken soru şudur: Bunun olmasını önlemek için ne yapacağız?

Anlattığım her şey kamuya açık bilgilerdir. Bunlar Wall Street Journal’da, Financial Times’ta, Axios’ta yer aldı. Başkan televizyonda, “işi bitirip bitirmeyeceğine” karar vermekte olduğunu söyledi. Bir ABD senatörü planın çılgınca olduğunu açıkladı. Yüz binlerce insanı öldürebilecek bir savaşın yeniden başlatılması, basında, yarınki seçimi hemen izleyen günlere yerleştirilmiş durumda.

Ve bu, seçim kampanyasında neredeyse hiç yer almadı. Bu seçimle ilgili en şaşırtıcı gerçek budur. İki partide de bu konuda ciddi bir tartışma olmadı. Bu, seçimin ana meselesi hâline getirilmedi. Hiçbir önemli siyasi figür seçimin savaş üzerine bir referanduma dönüştürülmesini talep etmedi.

Bunu 1968’le karşılaştırın. O yıl Vietnam Savaşı, Amerikan siyasal yaşamının ana meselesiydi. Savaşa karşı muhalefet, görevdeki Demokrat başkanı 31 Mart’ta yarıştan çekilmeye zorladı. Eugene McCarthy ve Robert Kennedy adlı iki aday, Demokrat Parti adaylığı için açıkça savaş karşıtı olarak yarıştı. Martin Luther King, savaş karşıtlığını medeni haklar hareketinin merkezine yerleştirdi. King Nisan 1968’de, Robert Kennedy haziran ayında suikasta uğradı. Partinin ağustos ayında Chicago’daki kurultayı kuşatma altında toplandı: Delegeler salonun içinde barış maddesini tartışırken polis dışarıda, sokaklarda göstericileri dövüyordu.

Bugün buna benzer hiçbir şey yok. Ordudan ve istihbarat teşkilatlarından gelen 67 adayla yarışan Demokrat Parti savaşa karşı çıkmadı ve çıkmayacak. Kongre’de sandalyeleri bulunan ve New York Belediye Başkanlığını elinde tutan, ülkenin radikalleşen gençliği adına konuştuğunu iddia eden Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) de İran’ın yok edilmesi tehdidini bu seçimin meselesi hâline getirmedi. DSA’nın, savaşın başlamasından dört ay sonra, bu yılın temmuz ayında yayımlanan ulusal programında İran’a karşı savaştan hiç söz edilmiyor. Nükleer silahlardan söz edilmiyor. Emperyalizmden söz edilmiyor.

2026 Seçimlerinde Aday Olan CIA Demokratları

Ancak gerçeklikten bu kaçışa rağmen, Amerika Birleşik Devletleri’nin İç Savaş dönemindekini bile aşan bir krize doğru sürüklendiğine dair yaygın bir his vardır. Bu genel duygu siyasal olarak net biçimde ifade edilmemiş olabilir ama Amerikan ve dünya kapitalizminin nesnel krizine dayanıyor.

I. Ekonomik kriz

Amerikan oligarşisini saran mali kâbus, Amerikan ekonomik büyümesinin tüm yapısının artık, “yapay zekâ” alanındaki, daha şimdiden dağılmaya başlayan spekülatif bir çılgınlığa dayanmasıdır.

Amazon’un tek bir çeyrekteki sermaye harcamaları, bir yıl önceki rakamın iki katından fazla olarak 75 milyar doları aştı. Şirketin son bir yıldaki faaliyet nakit akışı yüzde 29 artışla 168,3 milyar dolar oldu; serbest nakit akışı ise eksi 42,4 milyar dolar oldu. Meta, halka arz edildiği 2012 yılından bu yana ilk kez negatif serbest nakit akışı açıkladı. Meta’nın bu yıla ilişkin sermaye harcaması öngörüsü, 2025’teki 72 milyar dolara karşılık 135 ila 145 milyar dolardır.

Bu tutarlar kazançlardan finanse edilemez. Şu anda bu yapıya akıtılan sermayenin büyük bölümü asla geri alınamayacaktır. Piyasalar bunu kaydetmeye başladı. Alphabet, yaklaşık 9 milyar dolarlık serbest nakit akışı açığı açıklamasının ardından tek bir günde 482 milyar dolar piyasa değeri kaybetti; bu, kayıtlara geçen ikinci en büyük kayıptır. Cuma günü Nasdaq yüzde 2,86, Intel yüzde 28,6, yarı iletken endeksi yüzde 7,2 düştü ve böylece aylık kayıp yüzde 15’i aştı.

Bütün bunlar eşi görülmemiş bir piyasa değerlemesi düzeyinin üzerinde gerçekleşiyor. Teknoloji şirketleri artık S&P 500’ün yüzde 39,3’ünü oluşturuyor. En büyük 15 şirket, endeksin piyasa değerinin yüzde 46,7’sini (rekor düzeyde) temsil ediyor; bu oran dotcom balonunun zirvesinde yüzde 27,2’ydi. En büyük beş şirketin toplam piyasa değeri, en küçük 434 şirketinkine eşit. Toplam piyasa değerinin gayri safi yurt içi hasılaya (GSYİH) oranı, Mart 2000’deki yüzde 175’e karşılık eylül ayı sonunda yüzde 243’tü. 2000’de gelirlerinin 10 katının üzerinde bir değerle işlem gören S&P şirketlerinin oranı yüzde 15 idi; bugün bu oran yüzde 40’tır. Kredili hisse alım borcu yaklaşık 1,5 trilyon dolardır. Ulusal borç 40 trilyon doları aştı, 10 yıllık Hazine tahvili getirisi yüzde 4,9’a yaklaştı ve Merkez Bankası (Fed) faizlerde yeni artışları tartışıyor.

Bu arada ABD’deki en zengin 1000’de 1’lik kesim artık tüm hanehalkı servetinin yüzde 15’ine (rekor düzeyde) sahip. Alttaki yüzde 50’nin payı ise ancak yüzde 2. Fed’in kendi Tüketici Finansmanı Araştırması, 2022 ile 2025 arasında gelir dağılımının en üstündeki yüzde 10’luk kesimdeki ailelerin reel medyan servetinin yüzde 31 arttığını, en alttaki yüzde 20’lik kesimin servetinin ise yüzde 6 düştüğünü gösteriyor.

En zengin %0,1’lik kesim, ABD hanehalkı servetinin rekor düzeyde %15’ine sahip

Hiçbir adayın ele almadığı ekonomik gerçeklik budur. Ocak ayında Kongre’yi hangi parti kontrol ederse etsin, mali oligarşinin kurtarılması iki partinin ortak işi olacak ve faturası işçi sınıfına ödetilecektir.

II. Yapay zekâ: Hazırlanan sosyal felaket

Yapay zekâ balonunun patlaması, trilyonlarca dolarlık kâğıt değeri ve milyonlarca insanın birikimini yok edecektir. Ama bunu yalnızca mali bir olay olarak ele almak ciddi bir hata olur. Daha temel soru, bu teknolojinin ne olduğu, onunla ne yapıldığı ve kimin elinde bulunduğudur.

Konu büyük bir mistifikasyonla çevrilidir. Her şeyden önce “yapay zekâ” terimi, teknolojinin ve ürettiği şeyin doğasını çarpıtır. Bu teknoloji, plastik çiçekler, imitasyon takılar, yüz germe ameliyatları, gülme efekti ve hatta Bernie Sanders’ın, Ocasio-Cortez’in ve Zohran Mamdani’nin sahte sosyalizmi anlamında “yapay” değildir.

O, insanın zihinsel emeğinin bilimsel olarak yeniden üretilmesi ve genişletilmesidir. İnsanlığın birikmiş bilgisinden —kuşakların kolektif emeğiyle üretilmiş her metinden, her görüntüden, her bilimsel makaleden, her kod satırından— inşa edilmiştir. Yapay zekânın çözdüğü matematik problemleri ve yapay zekânın uygulanmasıyla geliştirilen ilaçların hayata kattığı yıllar yapay değildir.

Marx, Grundrisse’de “genel akıl” dediği şeyin, yani toplumun birikmiş bilimsel ve teknik bilgisinin üretim araçlarında nesneleşmesini öngörmüştü. Şimdi bir araya getirilmiş olan budur ve ona bir avuç şirketin özel mülkü olarak el konmuştur.

Karl Marx (1818-1883)

Yapay zekâ, insanlığın üretken kapasitesi tarihindeki en önemli gelişmeler arasındadır. Troçki; 1926’da, kapitalizm altında bir baskı aracı olan teknoloji, sosyalizm altında insanlığı angaryadan kurtarmanın aracı haline gelir, diye belirtmişti. Yapay zekânın gündeme getirdiği soru, onun varlığının gerekli olup olmadığı değildir. Buna onun keşfi ve gelişimi yanıt vermiştir. Soru, ona kimin sahip olduğu, ne için kullanılacağına kimin karar verdiği ve sonuçlarına kimin katlandığıdır.

Bu yılın ilk beş ayında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşık 400.000 işten çıkarma açıklandı ve işverenlerin gösterdiği başlıca neden yapay zekâ oldu. Onlarca yıllık bilimsel ilerlemeyi birkaç yıla sığdırabilecek teknoloji, istihdamı ortadan kaldırmak, işte kalanların sömürüsünü yoğunlaştırmak ve onları çalışırken gözetlemek için kullanılıyor.

Bu teknolojinin başka ne için kullanıldığını da unutmamalıyız. Palantir’in Maven sisteminin, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının ilk 24 saatinde yaklaşık 1.000 hedefi vurmak için kullanıldığı bildiriliyor. Savunucularının hastalıkların tedavisini hızlandırabileceğini söylediği aynı teknoloji, şu anda 90 milyondan fazla nüfuslu bir ülkenin yok edilmesi için hedef listeleri üretiyor. Yapıları Batı dünyasının sermayesini yutan veri merkezleri, ticaretin olduğu kadar savaşın da altyapısıdır.

Bu krizin reformist bir çözümü yoktur. Yapay zekâ vergisi, neyin üretileceğine ya da kimin işten atılacağına kimin karar verdiğini değiştirmez. Senatör Sanders, devletin özel kalacak, kâr güdüsüyle çalışacak ve teknolojiye hükmedecek şirketlerde pay sahibi olacağı bir “yapay zekâ ulusal varlık fonu” öneriyor; işçilerin hiçbir şeye sahip olmayacağı ve hiçbir şeye karar veremeyeceği bir fon. Evrensel temel gelir bir çözüm değil, kalıcı kitlesel işsizliğin idare edilmesidir; işçileri gereksiz hâle getiren devletin, gereksiz hâle gelenlere ödediği bir harçlıktır. Bu planların her biri, ortadan kaldırılması gereken tek şeyi kalıcı olarak kabul eder.

Bu teknolojiye kimin sahip olduğu ve onu kimin yönettiği sorusu yasama, düzenleme ya da vergilendirme yoluyla çözülemez. Bu, siyasi iktidarın hangi sınıfın elinde olduğuna dair bir meseledir. Teknoloji tekellerinin kamulaştırılması —kamu hizmeti kuruluşlarına dönüştürülmeleri, üretkenlik kazanımlarının ücret kaybı olmaksızın daha kısa bir çalışma haftasına dönüştürülmesi, bu muazzam üretici güçlerin demokratik olarak planlanmış bir dünya ekonomisine tabi kılınması— bu tekellerce finanse edilen bir Kongre tarafından ya da askerî ve istihbarat teşkilatlarının onların en büyük müşterisi olduğu bir kapitalist devlet tarafından yasalaştırılamaz. Bu ancak, egemen sınıfın direnişini kırmış, devlet iktidarını almış işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilir. Yapay zekânın ortaya koyduğu sorun, somut biçimde ifade edilirse, sosyalist devrim sorunudur.

Veri merkezleri aynı zamanda savaşın altyapısıdır. Her ikisini de aynı kriz üretiyor. Reel değer üretiminde artık kârlı bir çıkış bulamayan sermaye spekülasyona yöneltiliyor ve ekonomik gerilemesinin üstesinden ekonomik araçlarla gelemeyen egemen sınıf askerî güce yöneliyor. İran’a karşı savaş bu sürecin cephelerinden biridir. Ama tek cephesi değildir.

Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) Utah Veri Merkezi, 2014 (Fotoğraf: Electronic Frontier Foundation)

Bu savaş, kendisi de çok daha tehlikeli bir aşamaya giren NATO ile Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşının tırmandırılmasıyla eş zamanlı olarak ilerlemektedir. Bu çatışmanın termonükleer savaşa tırmanma potansiyeli çok büyüktür. Rusya, 30 Eylül’de, NATO’nun Kaliningrad’ı tecrit etmeye kalkışması durumunda “nükleer silahlar dahil, elindeki tüm güç ve kabiliyetler cephaneliğini” kullanacağı uyarısında bulundu. Ukrayna, 18 Ekim’de Rusya’ya binden fazla insansız hava aracıyla saldırdı. Avrupalı güçler 1930’lardan beri görülmemiş bir ölçekte yeniden silahlanıyor ve tırmanma baskısı Washington’dan olduğu kadar Berlin, Londra ve Paris’ten de geliyor. Bunlar ayrı çatışmalar değildir. Tek bir sürecin, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) metastaz yapan dünya savaşı olarak nitelendirdiği şeyin içeriğini oluşturan, dünyanın emperyalist güçler arasında şiddet yoluyla yeniden paylaşılması sürecinin cepheleridir.

III. İşçi sınıfının ve gençliğin hareketi

Ama tırmanan bu kriz sürecinin bir cephesi daha var. Son yedi haftada Avrupa’nın dört bir yanında gençlerin ve işçilerin hareketi patlak verdi ve bu hareket şimdi yeni bir aşamaya giriyor.

Fransa’da, 1968’den bu yana yaşanan en ciddi toplumsal altüst oluşun yaklaşık yedinci haftasındayız. Hareket, 17 Eylül’de Paris’in güneydoğusundaki işçi banliyölerinden Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nde, öğrencilerin doldurulmayan öğretmen kadroları nedeniyle okulu kapatmasıyla başladı. İki hafta içinde binden fazla lise etkilendi, 200’den fazlası işgal edildi. 17 Ekim’de İçişleri Bakanlığı, 110.000’i Paris’te olmak üzere 550.000 yürüyüşçü saydı; organizatörler bu sayıyı 800.000 olarak açıkladı. Hükümetin, sendikaların örgütlediği yürüyüşler dışındaki tüm yürüyüşleri yasaklamasının ve 70.000 polis ile jandarmayı sahaya sürmesinin, askerlerin de kamu binalarının korumasını devralmasının ardından, 24 Ekim’de İçişleri Bakanlığı’nın saydığı yürüyüşçü sayısı hâlâ 410.000’di.

24 Ekim 2026'da Paris'te düzenlenen protesto

Baskı, Fransa’da onlarca yıldır görülmemiş bir ölçektedir. 10.000’den fazla kişi gözaltına alındı. Lens’te 15 yaşında bir çocuk polis bombası yüzünden elini kaybetti; Tours’da 16 yaşında bir çocuk gözünü kaybetti. Paris, Marsilya ve Lyon’un bazı bölgelerinde gece sokağa çıkma yasağı uygulandı. Macron, “Cumhuriyeti yıkmak” istemekle suçladığı “aşırı sol”un “isyana teşvik eylemlerini” kınadı ve “gayrimeşru” gösterilerin yasaklanacağını açıkladı.

Fransa, kıta çapındaki bir sürecin en ileri ifadesidir. İtalya’da, 16 Ekim’deki “Meloni’ye Hayır Günü” öğrenci gösterilerinin ardından Milano, Torino ve Bologna’da ayaklanmalar yaşandı; Meloni hükümeti Milano’ya asker gönderdi, “halka açık protestolarda örgütlü şiddet” için iki ila beş yıl hapis cezası, 14-18 yaş arasındakiler için aksi kanıtlanmadıkça cezai ehliyet ve ailelerine para cezası öngören bir kararname çıkardı.

Kıta çapında süreç, Eylül–Kasım 2026

İspanya’da konut hareketi, Madrid’de 87 yaşındaki bir kiracının tahliye edilmesi ve ardından ölmesi üzerine patlak verdi; 11 Kasım için konut sorunu üzerine genel grev kararı alındı. Yunanistan’da öğrenciler ilk olarak 13 Ekim’de Sintagma Meydanı’nda kamp kurdu.

Portekiz’de polis, Lizbon ve Porto’daki konut kamplarını dağıttı. Belçika’da sendikalar 23 Kasım için ulusal gösteri çağrısı yaptı. İrlanda’da yüz binlerce kamu emekçisi 14 Ekim’de greve gitti. Avusturya’da yaklaşık 50.000 kişi, 22 Ekim’de üniversiteleri 2 milyar avro açıkla bırakan finansman düzenlemesine karşı Viyana’da yürüdü. Sırbistan’da 150.000 kişi, Öğrenci Listesi’nin Vučić’i yendiği seçimden üç gün önce, 22 Ekim’de Belgrad’da yürüdü.

Hareket şimdi Almanya’ya ulaştı. Kendine “Gen Z regelt” (“Z kuşağı halleder”) adını veren bir gençlik girişiminin çağrısıyla düzenlenen protestolar, düzenleyicilerin sayımına göre yaklaşık 120.000 genci Berlin, Frankfurt, Köln, Hamburg, Münih ve başka kentlerde hayat pahalılığına ve okulların durumuna karşı sokağa döktü. Göstericilere tazyikli suyla saldırıldı. Bu gösteriler, bu yılın başlarında yeni askerlik yasasına karşı yapılan okul grevlerinin ardından geliyor; bu yasa uyarınca Almanya’da 18 yaşındaki herkese artık, genç erkekler için zorunlu olan bir askerlik anketi gönderiliyor.

Berlin'de Z Kuşağı protestosu, 31 Ekim 2026

Ama en büyük önem taşıyan gelişme üç gün önce yaşandı. Bu, hareketin karakterindeki bir değişimin habercisidir. 30 Ekim Cuma günü liman işçileri, beş kıtada 22 ülke ve bölgedeki 113 limanda “Liman işçileri savaş için çalışmaz” sloganıyla greve gitti, grev gözcülüğü yaptı ve gösteri düzenledi. Ortak açıklamalarında limanların silah, mühimmat, askerî teçhizat ya da asker taşımak için kullanılmaması gerektiğini ilan ettiler.

İtalya’da liman işçilerinin iş bırakmaları, Taban Sendikası’nın (USB) yükselen hayat pahalılığına, düşük ücretlere ve savaş ekonomisine karşı çağrısını yaptığı 24 saatlik genel grevin parçasıydı. Ulaştırma Bakanı Salvini 27 Ekim’de, Azizler Günü tatilini gerekçe göstererek grevlerin ertelenmesini emretti ve buna karşı greve gidenlere günlük 500 ila 1.000 avro para cezası öngördü. USB bu emri gayrimeşru ilan etti ve greve gitti.

Bu işçiler, savaşın ikmal edildiği damarları elinde tutuyorlar. Bir gün boyunca bu damarları kapattılar. Uluslararası işçi sınıfının savaş makinesini durdurma kapasitesi, birbiriyle hiç karşılaşmamış işçiler tarafından, beş kıtada, aynı gün, pratikte gösterildi.

Liman işçilerinin eylemi, işçilerin gücünün potansiyelini ortaya koyuyor. Ancak siyasi önderlik ve program sorunu çözülmüş değildir. İşçiler savaşa ve kemer sıkmaya karşı mücadeleye, yönetimleri savaşı yürüten ve kemer sıkmayı dayatan hükümetlere bağlı olan örgütler aracılığıyla giriyorlar.

Liman işçileri ve diğer liman çalışanları, Yunanistan’ın Pire kentinde yürüyüş düzenledi [Photo: PAME/X]

Kitlesel muhalefetin yükselişine verilen resmî yanıt her yerde aynıdır. Macron “aşırı sol”u suçluyor. Trump göçü suçluyor. Meloni “haydutları” suçluyor; Merz’in içişleri bakanı solu ve göçmenleri suçluyor. Hiçbiri, Avrupa hükümetlerinin aynı anda askerî harcamaları GSYİH’nin yüzde 5’ine doğru artırdığından, borçlarına rekor faiz ödediğinden ve okullarda, emeklilik maaşlarında, sağlıkta ve konutta kesinti yaptığından ya da enflasyonu körükleyen enerji şokunun destekledikleri İran savaşının doğrudan ürünü olduğundan söz etmiyor. Bir düzine ülkede, aynı sıkıntılar etrafında, aynı önlemlerle karşı karşıya kalan bu hareketlerin eş zamanlılığı, ulusal siyaset düzeyindeki her türlü açıklamayı dışlıyor. Bu patlama, dünya ölçeğinde işleyen nesnel ekonomik güçlerin ifadesi olarak anlaşılmalıdır.

IV. Nesnel temeller

Kitlesel protestoların uluslararası patlamasının temelinde, üretim sürecinin bizzat tek ve küresel olarak bütünleşmiş bir sisteme dönüşmesi yatıyor. Dünya ekonomisinin coğrafyası üzerine standart akademik çalışma olan Global Shift’in yazarı Peter Dicken, ortaya çıkan şeyin ulusötesi şirketlerce eşgüdümlenen bir üretim zincirleri ağı olduğunu, dünya ticaretinin büyük ve giderek artan bir bölümünün tek bir sürecin aşamaları arasında hareket eden bileşenlerden ve ara mallardan oluştuğunu gösteriyor.

Her biri nihai mal üreten ulusal ekonomiler arasındaki ticaretin yerini, üretimin sınırlar ötesinde örgütlenmesi almıştır. Michigan’da monte edilen araç, Hollanda’nın litografi makineleriyle Tayvan’da üretilmiş yarı iletkenleri, Ciudad Juárez’den kablo demetlerini, Çin’de rafine edilmiş nadir toprak elementlerini, Bangalore’da yazılmış yazılımı ve Brezilya ile Avustralya cevherinden çeliği içerir. Menşe etiketi bir kurmacaya dönüşmüştür. Guangdong’daki, Stuttgart’taki, São Paulo’daki ve Detroit’teki işçiler tek ve aynı sürecin farklı istasyonlarında çalışmaktadır.

Bir aracın küresel üretim süreci

Bunun sonucu, insanlık tarihinin en büyük işçi sınıfının oluşması olmuştur. Küresel işgücü 1980’den bu yana kabaca iki katına çıkarak, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) tahminine göre yaklaşık 3,7 milyara ulaşmıştır. Çin’in, Hindistan’ın, Latin Amerika’nın ve Afrika’nın kırsal bölgelerinden yüz milyonlarca insan koparılarak küresel üretimin devrelerine çekilmiştir; tarihte ilk kez insanlığın çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır. Bir kuşak önce işçi sınıfının dışında sayılan meslekler —hekimler, mühendisler, üniversite öğretim üyeleri, programcılar— proleterleşmiştir.

İşçi sınıfının son kırk yıldaki muazzam büyümesi, anti-Marksist toplumsal ve siyasal teorinin en az o kadar süredir temel olan bir iddiasını kesin olarak çürütmektedir: proletaryanın kapitalist toplumdaki belirleyici devrimci güç ve kâr sisteminin “mezar kazıcısı” olarak görülmesinin yanlış ve siyasal strateji açısından alakasız olduğu iddiası.

V. Anti-Marksist teoride işçi sınıfının reddi

Marksist proleter devrim teorisini reddeden eski sosyalistlerin en önde gelenlerinden biri, Adieux au prolétariat (Elveda Proletarya) adlı kitabı 1980’de yayımlanan ve iki yıl sonra anti-Troçkist Pluto Press tarafından İngilizce olarak Farewell to the Working Class adıyla basılan Fransız entelektüel André Gorz’du. Kitap şunu ilan ediyordu: “Kapitalist gelişme, genel olarak üretim araçlarının kontrolünü ele geçirmekten aciz ve acil çıkarları sosyalist bir mantıkla uyuşmayan bir işçi sınıfı üretmiştir.”

Ardından Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, sosyalist olmayan bir “sol popülizm”in teorik çerçevesini sağladılar. Bu, aralarında kurucuları onların öğrencileri olan Podemos’un ve Syriza’nın da bulunduğu geniş bir küçük burjuva anti-Marksist örgütler yelpazesini etkileyecekti. Temel eserleri Hegemonya ve Sosyalist Strateji, 1985’te, 1950’lerde Troçkizmden kopmuş Pablocu hareketin yayınevi Verso tarafından yayımlandı. Girişte, “Şimdi kriz içinde olan, işçi sınıfının ontolojik merkeziliğine, bir toplum tipinden diğerine geçişte kurucu moment olarak büyük ‘D’ ile yazılan Devrimin rolüne … dayanan sosyalizm anlayışıdır,” [1] diye ilan ettiler. Ne kadar ileri gittikleri konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyorlardı: “Bu noktada açıkça ifade etmeliyiz ki, artık post-Marksist bir zeminde duruyoruz. Artık ne Marksizmin başvurduğu öznelik ve sınıflar anlayışını, ne onun kapitalist gelişmenin tarihsel yönelimi görüşünü … sürdürmek olanaklıdır.” [2]

Chantal Mouffe, 2013 yılında düzenlenen bir etkinlikte konuşurken (Kaynak: Stephan Röhl-FlickR)

İşçi sınıfına duyulan küçümsemenin bu sinik beyanında, DSA’nın “sınıf indirgemeciliği” dediği şeye yönelttiği, yani işçi sınıfının sosyalist perspektif ve programdaki merkeziliğine yönelttiği suçlamanın teorik kökleri yatmaktadır. Kitap, anti-Marksist zehrin ve akıldışı saçmalığın bir hazine sandığıdır. Kitabı okurken gözünüzün önüne, Şebeke (Network) filmindeki çıldırmış haber spikeri gibi, Marksizmden bıktığını, usandığını ve artık buna katlanamayacağını kürsüden haykıran hüsrana uğramış bir akademisyen gelir.

Ama kitapta, DSA’nın siyasetini karakterize eden entelektüel olarak iflas etmiş pragmatizmin anahtarını veren, olağanüstü önem taşıyan bir cümle vardır. Laclau ve Mouffe şöyle yazmıştı: “Bizi ‘kökenler’e geri gitmeye teşvik eden her türlü etkilenmeden uzak duralım.” [3] Bununla kastettikleri şuydu: Tarihi ve Marksizmin içinden çıktığı teorik ve siyasal mücadeleleri —felsefi idealizme, ütopyacılığa, küçük burjuva radikalizmine ve anarşizme, burjuva demokrasisinin safsatalarına ve uyutucularına karşı mücadeleleri— unutun. Reformizmin ve oportünizmin Marksist eleştirisini özümsemeye lüzum yok. Devletin, sınıf egemenliğinin temel aracı olan silahlı adamlar topluluğu olduğu teorisini yok sayın.

VI. Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin siyaseti

DSA, Temmuz 2026’da gözden geçirilmiş ulusal programını Workers Deserve More (İşçiler Daha Fazlasını Hak Ediyor) başlığıyla yayımladı. Bu başlık, tüm siyasetini özetliyor. Özellikle kimseye yöneltilmemiş bir yakarıştır bu: İşçiler ürettiklerinden daha büyük bir pay almalıdır. Marx, 1865’te Owencı John Weston’a yanıt verirken Birinci Enternasyonal Genel Konseyi’ne, işçi sınıfının “Adil bir işgünü karşılığında adil bir ücret” şeklindeki muhafazakâr slogandan vazgeçip bayrağına “Ücret sisteminin lağvedilmesi!” devrimci şiarını yazması gerektiğini söylemişti. Samuel Gompers, Amerikan Emek Federasyonu’nu söz konusu muhafazakâr ilke üzerine kurdu. Bir buçuk asır sonra DSA, onu programının adı olarak benimsedi.

“İşçiler daha fazlasını hak ediyor” ifadesi, ücret ilişkisinin varlığını sürdüreceğini varsayar ve yalnızca koşullarının iyileştirilmesini ister. Sömürü sözcüğü, kârın işçi sınıfının karşılığı ödenmemiş emeği olduğu gerçeği ve bundan çıkan sonuç —ücretli köleliğin lağvedilmesi— yoktur. Sosyalizm, hak edenler adına yapılan insani bir çağrıya dönüştürülür.

Program bir davetle açılıyor: “Kapitalizmin olmadığı bir gelecekte işten bir gün izin aldığınızı hayal edin.” Belgenin yöntemi budur. Kapitalizmi çözümlemez; okurdan onun yokluğunu hayal etmesini ister. Amerikan ve dünya kapitalizminin krizine, Amerikan hegemonyasının gerilemesine, mali sermayeye ve sistemin dayandığı borç dağına, dünya pazarlarını ve kaynaklarını zor yoluyla yeniden paylaşma dürtüsüne ilişkin hiçbir açıklama yoktur. Bir sistem olarak emperyalizm açıklanmaz; bu sözcük hiç geçmez. Yazım komisyonu çalışmalarına başlamadan haftalar önce başlatılan İran savaşına programda bir madde ayrılmaz. 2026’da yazılmış ve nükleer savaş tehlikesinden söz etmeyen bir sosyalist program, çağdaş dünyanın krizine bir yanıt olarak ciddiye alınamaz.

Çerçeve baştan sona ulusaldır. Talepler Amerikan devletine yöneltilir; bunların karşılanacağı kaynaklar Amerikan emperyalizminin kaynaklarıdır; emekleri aynı üretim zincirlerinde Amerikalı işçilerin emeğine bağlı olan Çinli, Meksikalı, Hindistanlı ve Vietnamlı işçiler hiçbir yerde görünmez. Enternasyonalizme ilişkin tek cümle şöyledir: “Dünyanın dört bir yanındaki insanlar hayatlarını ABD müdahalesi olmadan yaşamayı hak ediyor.” Savaşa son verebilecek tek güç olan uluslararası işçi sınıfı, siyasi bir özne olarak tasavvur edilmez.

Başkan Donald Trump, 21 Kasım 2025 Cuma günü Washington'da Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde New York Belediye Başkanı seçilen Zohran Mamdani ile tokalaşıyor. [AP Photo/Evan Vucci]

Program, “Demokrat Parti’nin direksiyon başında uyuduğundan” yakınıyor. Irak ve Afganistan savaşlarını organize eden, 2008’de bankaları kurtaran, Ukrayna savaşı ve Gazze’nin yok edilmesi için silah tedarik eden, Kongre üyeleri —aralarında DSA üyeleri de var— 2022’de 115.000 demiryolu işçisinin grevini yasaklamak için oy kullanan bir parti uyumamaktadır. Uyanıktır ve işini yapmaktadır. Bu ifade, DSA’nın o partinin içindeki varlığını sürdürmesini haklı göstermek için vardır: DSA’nın seçilmiş yetkilileri bu parti içinde yer alıyorlar, New York’un yeni seçilmiş belediye başkanı, Oval Ofis’te başkanla görüşüyor ve 2025 kurultayında 2028 Demokrat Parti başkanlık ön seçimlerinde DSA destekli bir aday için keşif komitesi kurulması yönünde oy veriliyor.

VII. DSA’nın sınıfsal konumu

Yazarlar, savaş, Demokrat Parti’nin savaştaki rolü ya da iktidar sorunu hakkında hiçbir madde içermeyen bir program kaleme almışlar; yazarlardan biri, metin için pek az çaba harcandığını, çünkü onun “bağımsız bir programdan çok diğer birçok siyasi kampanyaya eşlik eden bir broşür” olduğunu açıkladı. Bunlar, Demokrat Parti’nin sol kanadı olarak işlev gören ve devrimci sosyalizme düşman olan deneyimli siyasi görevlilerin kararlarıdır. Programın amacı, gençlerin ve işçilerin anti-kapitalist duygularını onları Amerikan emperyalizminin partisinin içinde tutacak bir söylemle beslemek ve bir sosyalist programın yapması gereken tek şeyi, yani işçi sınıfına karşı karşıya olduğu kriz ve bu krizin ondan talep edeceği mücadele hakkındaki gerçeği söylemeyi engellemektir.

En çarpıcı olan, DSA’nın sosyalizm diye sunduğu şey ile siyasal gerçeklik arasındaki uçurumdur. Yalnızca son otuz yılda milyonlarca insanı öldüren savaşlar yapmış, şu anda 90 milyondan fazla nüfuslu bir ulusun elektrik şebekesini ve su kaynaklarını yok etmeye hazırlanan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde barışçıl protestoya şiddetle karşılık veren, dünyanın en vahşi egemen sınıfının kontrolündeki bir ülkede faaliyet gösteren DSA, kapitalizme son vermek için gerekecek mücadelenin derinliğine ve kapsamına dair en ufak bir ipucu bile vermiyor. Emperyalist militarizm ve faşist barbarlık dalgalarını reformist bir süpürge sopasıyla geri püskürtmeyi öneriyor.

ABD Başkanı Joe Biden, milletvekili Alexandria Ocasio-Cortez, Senatör Bernie Sanders ile birlikte, 22 Nisan 2024. [AP Photo/Manuel Balce Ceneta]

Bunların hiçbirinin Marksizmle alakası yoktur. Marx, çok uzun zaman önce, “devrimci sınıf mücadelelerinin zorunluluklarını küçük hileler ya da büyük duygusal söylevlerle yok saymak isteyen” orta sınıf sahte radikalizmiyle alay etmişti. Marx, siyasi içerikten yoksun bu lapaya karşı, devrimci sosyalizmi şöyle tanımlıyordu:

Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğinin ilanıdır; genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, bunların dayandığı tüm üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, söz konusu üretim ilişkilerine karşılık gelen tüm toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması, bu toplumsal ilişkilerin ürünü olan tüm düşüncelerin köklü bir şekilde dönüştürülmesi için zorunlu geçiş noktası olarak, proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür. [4]

DSA’nın politikalarına yön veren belirli bir toplumsal perspektif vardır ve bu perspektifi Marx ile Engels 1850’de, demokrat orta sınıfın işçi sınıfına ihanetinden sonra teşhis etmişlerdir:

Devrimci proleterler için toplumun tamamını dönüştürmeyi arzulamaktan çok uzak olan demokrat küçük burjuvazi, toplumsal koşullarda, mevcut toplumu kendileri için olabildiğince katlanılabilir ve rahat hale getirecek bir değişiklik için çabalamaktadır. [Komünistler Birliği’ne Hitap, Mart 1850]

Bu çözümlemeyi bugünkü koşullara uygulayalım: Marx’ın tasvir ettiği küçük burjuva demokratların siyasi torunları olan DSA, hoşnutsuz üst orta sınıf tabanı için toplumun en üstteki yüzde 10’luk kesimi içinde servetin daha elverişli bir dağılımını sağlamaktan başka bir şey istemez. Kimlik siyasetini ve eşitlik yerine “hakkaniyet” çağrısını besleyen işte bu toplumsal arzudur. 2011’de protestocu orta sınıf demagoglarının yükselttiği sloganın, “Wall Street’i Kamulaştır” değil de “Wall Street’i İşgal Et” olmasının nedeni de budur.

VIII. Sonuç

Yarınki seçimin sonucu ne olursa olsun, politikayı son tahlilde kapitalist ekonominin krizi, tüm insan soyunun çalışma koşullarını dönüştüren bir teknolojinin kullanımı, Amerikan emperyalizminin savaş dürtüsü ve uluslararası işçi sınıfının yanıtı belirleyecektir.

Sosyalizm mücadelesi, küresel kapitalizmin çelişkilerinin ve bunların sınıf mücadelesinin gelişimi açısından taşıdığı anlamın bilimsel temelli bir değerlendirmesine dayanmalıdır. Faşizmin yeniden yükselişinin ve savaşın metastaz yaparak yayılmasının temelinde dünya kapitalizminin krizi yatmaktadır. Aynı kriz, işçi sınıfını uluslararası ölçekte mücadeleye sürüklemektedir ve işçi sınıfı içinde bu mücadelenin küresel olarak birbirine bağlı olduğunun farkındalığı artmaktadır; liman işçilerinin cuma günkü eylemi bunun kanıtıdır. Ama buna dair genel bir farkındalık yeterli değildir. Belirleyici soru, sınıf bilincinin nesnel duruma karşılık gelen bir programda ifadesini bulup bulmayacağıdır.

Bu, mücadeleden ayrı olarak yanıtlanabilecek bir soru değildir. DEUK’un Amerikan şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi, sınıf mücadelesine müdahale etmektedir. Biz işçi sınıfının ulusal sınırların ötesinde birleşmesi için, Demokrat Parti’den ve egemen sınıfın tüm siyasi ajanlarından tam siyasi bağımsızlığı için mücadele ediyoruz.

Bu amaçla, sendika bürokrasilerinden bağımsız taban komitelerinin örgütlenmesi ve Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ve uluslararası alandaki işçilerin mücadelelerinin koordine edilmesi çağrısı yapıyoruz. Savaşa karşı mücadeleyi kapitalist sisteme karşı mücadele olarak yürütüyoruz. Amacımız, siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesidir. Dünya ekonomisinin sosyalist temelde yeniden örgütlenmesinin başlıca önkoşulu budur. Sosyalizme giden ulusal bir yol önerilerinin tümünü gerici sahtekârlıklar olarak geçersiz ilan ediyoruz. Böyle bir yol yoktur.

Sosyalist Eşitlik Partisi, bir tarih partisidir. Programı pragmatik doğaçlamaların ürünü değildir. Bütün bir yüzyılın devrimci mücadelelerinin, zaferlerin ve yenilgilerin engin deneyimine dayanır. Programımızı, Bolşevik Parti’nin inşasının temelini oluşturan ve Rus işçi sınıfını Ekim 1917’de zafere götüren, Lenin’in oportünizme karşı yürüttüğü mücadeleye ve iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesinin ancak dünya sosyalist devrimi stratejisiyle gerçekleştirilip güvence altına alınabileceğini ortaya koyan, Lev Troçki’nin geliştirdiği sürekli devrim teorisine dayandırıyoruz.

Son olarak, SEP’in ve uluslararası yoldaşlarının çalışmasına yön veren kanaat şudur: çağımızın merkezî siyasi görevi, işçi sınıfı içindeki devrimci önderlik krizinin çözülmesidir. Sosyalizmin zaferi ve insanlığın geleceği buna bağlıdır. Bu kriz ancak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ve Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olan Dördüncü Enternasyonal’in inşa edilmesiyle çözülebilir. Bu akşam burada bulunan öğrencilere çağrıda bulunuyorum: Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’e (IYSSE) katılın ve onu inşa edin.

Dipnotlar

[1] Ernesto Laclau ve Chantelle Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru (İstanbul: İletişim Yayınları, 2012), s. 26. Çeviren: Ahmet Kardam.

[2] Age., s. 29.

[3] Age., s. 32.

[4] Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850 (İstanbul: Yordam Kitap, 2016) s. 163. Almancadan çeviren: Erkin Özalp.

Loading