ABD ile Avrupa arasında gerilimlerin artmasına rağmen, Avrupa güçleri Washington ve Tel Aviv’in İran’a karşı savaş tehditlerini ve rejim değişikliği planlarını destekliyor. Donald Trump, İran’daki hükümet karşıtı protestoları askeri müdahale tehdidi için bir bahane olarak kullanıyor. Şansölye Friedrich Merz liderliğindeki Alman hükümeti bu stratejiyi kararlılıkla destekledi.
Merz, Hindistan ziyareti sırasında, emperyalist rejim değişikliği operasyonları için klasik gerekçeleri kullanarak, İran’da bir “geçiş” için çalışmanın gerekli olduğunu belirtti. Merz, “Şu anda, İran’da polisin, yani sözde Devrim Muhafızlarının kendi halkına karşı şiddetini artırdığına dair haberlerden endişe duyuyorum,” dedi. İran rejiminin “seçimler yoluyla hiçbir meşruiyeti yok” ve halk “şimdi bu rejime karşı ayaklanıyor,” diyen Merz tehditkâr bir şekilde şunları ekledi:
İran’da demokratik olarak meşru bir hükümete barışçıl bir geçişin sağlanması için Amerikan hükümeti ve Avrupa hükümetleriyle yakın temas halindeyiz. Bir rejim ancak şiddet yoluyla iktidarda kalabiliyorsa, o rejim fiilen bitmiştir. Bu rejimin son günlerini ve haftalarını gördüğümüzü düşünüyorum.
Bu sözler oldukça açıktır. Merz, ABD tarafından hazırlanan bir rejim değişikliğini açıkça desteklemektedir. Yılın başında Merz, uluslararası hukuku ihlal eden ABD’nin Venezuela’ya saldırısını ve seçilmiş Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasını savunmuştu. Eğer şimdi Almanya’nın Washington ile “yakın temas” içinde olduğunu vurguluyor ve İran yönetiminin yakında devrileceği konusunda açıkça spekülasyon yapıyorsa, bu, Alman hükümetinin emperyalist saldırı planlarına doğrudan dahil olduğunu gösterir.
Bunun “barış” veya “demokrasi” ile ilgili olduğu iddiası ikiyüzlülüktür. ABD, Almanya ve Avrupalı müttefikleri, İran’da kendilerine itaatkâr bir yeni sömürge rejimi kurma hedefinin peşinden gidiyorlar. Bunu yaparken, 1979’da devrilen Şah’ın oğlu da dahil olmak üzere en gerici güçlere bel bağlıyorlar. Böyle bir rejim, ülkenin muazzam petrol ve doğal gaz rezervlerinin kontrolünü Batılı şirketlere devredecek ve İran’ı Washington’un Rusya ve Çin’e karşı askeri-stratejik hücumuna tam olarak entegre edecektir.
İran işçi sınıfı için böyle bir “geçiş” felaketle sonuçlanacaktır. Irak, Libya ve Afganistan’daki deneyimlerin gösterdiği gibi, emperyalizm tarafından dayatılan bir rejim değişikliği özgürlük değil, toplumsal yıkım, yoğun sömürü ve acımasız baskı anlamına gelir. İran’da Batı yanlısı bir rejim, uluslararası mali sermayenin çıkarları doğrultusunda işçileri mevcut rejim gibi kıyasıya ezecektir.
İran devletinin şiddetine yönelik ahlaki öfke özellikle ikiyüzlüdür. Aynı güçler, son iki yıldır Filistinlilere yapılan soykırımı aktif olarak desteklemiştir. Gazze Şeridi sistematik olarak bir enkaz alanına dönüştürülmüş ve resmi rakamlara göre, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 70 bin kişi öldürülmüştür. Max Planck Demografi Araştırmaları Enstitüsü’ndeki bir araştırma ekibinin bağımsız hesaplamalarına göre, ölü sayısı en az 100 bindir.
Dünya Sosyalist Web Sitesi, başından beri Gazze soykırımının kapsamlı bir emperyalist savaş stratejisinin parçası olduğunu belirtmiştir. Amaç, Rusya ve Çin ile doğrudan askeri çatışma koşullarını yaratmak için, kaynakları zengin ve jeostratejik açıdan kritik öneme sahip Ortadoğu’yu tamamen boyunduruk altına almaktır. Avrupalı güçler bu stratejik hedefleri paylaştıkları için, geçen yıl İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarını desteklediler. Bu saldırılarda İran askeri önderliğinin çok sayıda üyesi öldürüldü, nükleer tesisler vuruldu ve yüzlerce sivil katledildi.
Merz, geçen haziran ayında Kanada’da düzenlenen G7 zirvesi sırasında bu saldırıları överek şöyle demişti: “İsrail kirli işi hepimiz için yapıyor. İsrail ordusuna ve İsrail yönetimine bunu yapma cesaretini gösterdikleri için büyük saygı duyduğumu söyleyebilirim.” Bu açıklama, Alman hükümetinin İsrail’in bombardımanını emperyalizmin ortak çıkarları için yapılan bir vekalet operasyonu olarak gördüğünü açıkça ifade ediyordu.
O zamandan beri Almanya ve Avrupalı müttefikleri İran ile çatışmalarını sistematik olarak tırmandırdılar. 2025 eylülünün sonunda Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık, silah ambargosu, füze kısıtlamaları ve geniş kapsamlı mali yaptırımlar gibi önceki BM yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koymak için nükleer anlaşmanın geri dönüş mekanizmasına başvurdu. Şimdi, hesapların dondurulması ve seyahat yasakları dahil olmak üzere rejim yetkililerini hedef alan yeni Avrupa Birliği (AB) yaptırımları hazırlanıyor.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “baskıdan sorumlu olanlara” karşı “hızla” yeni önlemler önereceğini açıkladı. Berlin dahil birçok Avrupa başkentinde İran büyükelçisi çağrıldı. Ayrıca Almanya, Fransa ve Hollanda, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan etmeye çalışıyor. Bu adım, doğrudan askeri tırmanışın eşiğini daha da düşürecektir.
Almanya’da bu saldırgan çizgi sadece iktidar partileri tarafından değil, Sol Parti tarafından da destekleniyor. Sol Parti, rejim değişikliği yönündeki emperyalist politikayı tüm boyutlarıyla destekliyor ve bunu demokratik retorikle örtbas ediyor. Cuma günü Federal Meclis’te tartışılacak bir önergeyle, Sol Parti milletvekilleri federal hükümetin “İran’daki İslamcı rejimin şiddetini en güçlü şekilde kınamasını”, “sivil toplumun demokratik özlemlerini” güçlendirmesini ve aynı zamanda Devrim Muhafızlarına karşı tutarlı yaptırımları sürdürmesini talep ediyorlar. Sol Parti, geçen yıl ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırılarını açıkça destekleyerek, Batı’nın askeri müdahalesine siyasi ve ideolojik zemin hazırladığını ortaya koymuştu.
Avrupa’nın Trump’ın İran’a karşı saldırı savaşına verdiği destek, transatlantik ilişkilerin yumuşamasına yol açmayacaktır. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditleri ve Avrupa Birliği’ni açıkça rakip olarak adlandıran yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, gerilimleri tırmandırmaktadır. Fakat Avrupa güçleri, Washington’dan bağımsız olarak küresel savaşlar yürütecek askeri kapasiteye sahip olmadıkları sürece, ABD’nin operasyonlarını desteklemeye devam edeceklerdir.
Onlar bu yolla, birbiriyle ilişkili birkaç çıkar peşinde koşuyorlar. ABD’nin savaşlarını destekleyerek emperyalist ganimetlerden pay almayı umuyorlar. NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşı sürdürmek istiyorlar ve bunu yapmak için Washington’un askeri ve siyasi desteğine bağımlılar. Ayrıca ABD emperyalizminin tırmanışını, kendi yeniden silahlanmalarını büyük ölçüde ilerletmek için kullanıyorlar. Güç dünyasında silahlı kuvvet kullanmaya hazır olmayanlar batacaktır, mantığı geçerli.
İşçiler ve gençler, bu savaş hazırlıklarını ve Avrupalı emperyalistlerin kendi yeniden silahlanma ve savaş politikalarını “barış politikaları” olarak pazarladıkları propagandayı kararlılıkla reddetmelidir. Geçmişte olduğu gibi, yağmacı emperyalist çıkarların dayatılması, ülke içinde sosyal ve demokratik hakların ortadan kaldırılması ve diktatörlüğün kurulmasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Tek ilerici çıkış yolu, işçi sınıfı içinde tüm emperyalist güçlere karşı çıkan ve savaşa karşı mücadeleyi onun temel nedeni olan kapitalist kâr sistemine karşı mücadeleyle birleştiren uluslararası, sosyalist bir savaş karşıtı hareketin inşasından geçmektedir.
